24 Eylül 2006

Bugün, Sevgili dostum Ruveyda ile bir türlü bitmesini istemediğim sohbetimizde, Ruveyda'nın tavsiye ettiği Metin Karabaşoğlu'nun "Ukdeler" başlıklı yazısını okudum ve çok memnun kaldım.
Sizlerle de paylaşmak istedim.


UKDELER

OTUZYEDİ YILLIK HAYAT serüvenim boyunca edindiğim tecrübelerin ışığında çıkardığım hayat derslerinden biri, 'Kabiliyetten korkma; zaaftan kork!" şeklindedir. Hayat yolculuğumdaki rehberliği için kendisine teşekkür ve dua borçlu olduğum sevgili üstadımın "Acz muhalefetin menbaıdır" ve "Haklı adam insaflı olur" şeklindeki tesbitleriyle de paralellik arzeden bir hayat dersidir bu. Kabiliyetli olduğumuz noktada rahat davranır, kuşatıcı olur, bağışlar, kompleks üretmeyiz. Her birimiz dikkat edelim; kuşatıcı değil muhalif, rahat değil sıkıntılı, bağışlayıcı değil katı, özgür değil kompleksli olduğumuz alanlar zaaf hissettiğimiz alanlardır.
Zaaf, kompleks üretir. Özümsenmiş bir zenginliğe sahip olan, varlığını başkalarına teşhirle kendini beğendirmeye veya başkalarını ezmeye kalkışmaz; bu iş, uzunca bir dönem yokluk çekip 'sonradan görme' olanların kârıdır. İlminden emin olan bir alim, ona-buna çamur atarak kendi ilmini isbata yeltenmez; bakın televizyon ekranlarında ona-buna sataşarak ulemalık taslayanlara, açıkça görüldüğü üzere bunlar sığ, derinliksiz ve kişiliksiz insanlardır. Elinden geldiğince Rabbinin emrini yerine getirmeye çalışan bir insanı ise, kendisinin dindarlığını isbat çabasında göremeyiz; dindarlığını isbata çalışan ve bu arada samimi dindarları riyakârlık ve sahtecilikle ithama kalkışanlar, gerçekte dindarâne bir hayat yaşamıyor olan ama dindarlık iddiasında bulunan insanlardır. Hem, makamını hak etmiş bir yöneticide zorbalık ve sertlik değil, kuşatıcılık ve şefkat bulursunuz; zorbalık, sertlik, tehdit makamını hak etmemiş yöneticilerin kârıdır. Aile hayatında da, en makul koca, bir eş olarak kendi donanımından en ziyade emin olan kocadır; gereksiz efelenmeler, anlamsız dediğim dedik havaları, sırf hanımı teklif ettiği diye makul birşeyi redde yeltenmeler, kendinden emin olmayan kocalardan hasıl olan tavırlardır.
Hayatın her diliminden çıkaracağımız böylesi bir dizi ders, bizi tek bir adrese götürür: zaaf. Rabbinin kendisini içinde yarattığı şartlara razı olamayan, bu şartlar dahilinde kendi yapabileceğini en iyi şekilde yapmaya çalışmayan, bilakis falanca veya filancanın içinde bulunduğu şart kendisinde olsaydı neler neler yapacağına dair iddialarla yaşamaya alışan insanlar, taşıdıkları zaaftan bir 'kompleks' üretirler. Meselâ, gerçekte hak etmediği bir imkâna kavuşursa 'üstünlük kompleksi' üretirler; hak etmediği imkâna zaten kavuşmamış da olduğu durumlarda ise aşağılık kompleksi.
Rabbimizin bizi içinde yarattığı şartları doğru değerlendirmek yerine yanlış anlamak, ve bu şartlardan dua ve cehd üretmek yerine şikâyet ve itiraz üretmek suretiyle zuhur eden zaafların ürettiği bu kabil komplekslerin dilimizdeki en uygun karşılığını ise 'ukde' suretinde görürüz. "İçimde ukde kaldı" gibi, "Aman çocuğun içinde ukde kalmasın" gibi sözlerin gündelik konuşmalara yerleşmesinden anlaşıldığı üzere, Arapça'nın dilimize hediyesi olan bu güzel kelime, taşıdığı bir diğer anlamla birlikte düşünülünce, daha bir değerli hale gelmektedir. 'Düğüm' demektir ukde; ve dikkat edersek, zaafla gelen komplekslerin gerçek hali bir 'düğümlenme' halidir, karmakarışık, ne zaman nasıl arıza vereceği belli olmayan ve kolaylıkla çözülmeyen bir haldir. "Neffâsâti fi'l-ukad"ı, Felak sûresindeki "Düğümlere üfleyenin şerrinden Allah'a sığınmayı bize öğreten ilâhî irşadı hatırda tuttuğumuzda ise, her ukdede, her komplekste şeytanın iç dünyamızı ve bir bütün olarak hayatlarımızı yönlendirmeye kalkışmasını mümkün kılan noktalar bulunduğunu ayan beyan kavrarız.
Bu bakımdan, zaaftan korkmuşumdur ve hep korkarım. Kendimi, kabiliyetli olduğum alanlardan ziyade, zaaf hissettiğim alanlarda kontrol etmeye çalışırım. Kabiliyet hissettiğim alanlardaki insaflı, hakperest, makul ve bağışlayıcı halime karşılık, zaaf hissettiğim alanlar 'düğüm'lü alanlardır, ne zaman ne yapacağımı kestirmenin zor olduğu alanlardır, makul değil hissî, insaflı değil inatçı olmaya daha yatkın olduğum alanlardır.
Yine, edindiğim hayat tecrübesine binaen zaaftan korktuğum için, muhatap olduğum kişilerin zaaflarıyla oynamamaya hikmet gereği çalıştığım gibi, zaaflarını azdırmamaya şefkaten gayret ederim. Okumamış birinin yanında fakülte muhabbeti yapmaktan sakınır, çocukları ol(a)mayan bir ailenin yanında çocuklarla yaptığım oyunları ballandır ballandıra anlatmaktan çekinir, ailevî problemler yaşadığına kâil olduğum kişilerin bulunduğu bir ortamda ev hayatının huzurlu sahnelerini tariften kaçınırım. Bilirim ki, dikkatsizce sarfedilmiş bir söz karşımdaki kendinde zaaf hisseden kişinin dünyasında amansız fırtınaların ve hatta yıkımların sebebi olabilir. Bilirim ki, başka insanlar da benimle aynı durumdadır; onların da asıl imtihanı, kabiliyetlerinden ziyade zaaflarıyladır.
Zaafların ukde üreten ve manevî hayatları düğümleyen bu özelliğine binaen, aile hayatında ve çocuk terbiyesinde de, 'zaaf üretmeyecek' veya 'zaaf üretimini asgarî düzeye indirecek' bir tarzın izinin sürülmesi gerektiğine inanıyor; şahsen, bu şekilde davranmaya gayret ediyorum.
Bununla birlikte, şu ahir zaman ortamında yaşayan ehl-i dinin, iyiniyetli ama ifratkâr bir hassasiyetle, aile hayatında ve çocuk terbiyesinde 'zaaf üretimini arttırıcı' yollarda yürüyebildiklerini de maalesef görüyorum. Bu bakımdan, çocuğun ve eşin her istediğini alan, her dediğini yapan bir yaklaşım ne kadar israfa açık ve yanlış ise; ufacık çocukların çocukça arzularına dahi 'nefislerini terbiye' ve 'ileride kötü olmalarını önleme' adına ket vuran, esneklikten uzak bir terbiye anlayışının ürettiği zaafları görüp ürperiyorum.
Ehl-i dinin, eşlerine ve çocuklarına muhatabiyet biçimini gözden geçirmeye; sergilediği yaklaşımın ukdeler üreten ve iç dünyaları düğümleyen zaafları besleyip beslemediğini sorgulamaya ihtiyacı var bana kalırsa.
Bilinmeli ki, insanın içinde ukde olarak kalan şeyin bedeli ağır oluyor. Onun için, ortaya konulan arzu ve istek haram sınıfına girmiyorsa, mümkün mertebe karşılanmalı diye düşünüyorum. İçte ukde olarak kalacağına, varsın dışta kalsın...

Metin Karabaşoğlu
Karakalem.net

2 yorum:

suveyda dedi ki...

önce bayağı bir gözüm korktu ama bu aç mideyle, genede okuma azmiyle başardım okumayı:)

hımmm,
çok güzel bir yazı.
umarım zaaflarımızdan uzak bir halde kabiliyetlerimiz nispetinde bir hayat yaşarız.

hele sonunu güzel bağlamış.
içimizde kalacağına dşımızda kalsın yani.

Aşk-ı Beka dedi ki...

:) çok sevindim hepsini okuduğuna..
gerçekten ben de çok beğendim bu yazıyı..
Metin Karabaşoğlu'nun yazılarını genel olarak çok severim zaten..
Bu , toplumsal bir "zaafiyet" noktasında çok aydınlatıcı olmuş..

içimizde kalacağına dışımızda kalsın :)

bu söz parola gibi oldu çok hoş !