26 Mart 2006

Radyo'dan kalplere

Susadığımda berraklığına kandığım su.
Elimi verip kalbimi kaptırdığım toprak.
Kendini içine çeken Hava.
Şefkat şiir ve Bilgelikten sonra Evrende var mı bir kargaşa?
Yusuf Özkan Özburun Cuma hariç hafta içi her gün saat 18:30’da
Marmara Fm’de..
ŞefkatŞiirBilgelik
Yan yana koyduğunuzda koca bir hikaye çıkabilir..

http://www.marmarafm.com

Ayrıca, pazartesi, salı, çarşamba,perşembe,cuma Radyo 15'te saat 19.10'da Kervan programı ile Yusuf Özkan Özburun bizlerle..

http://www.radyoonbes.com

25 Mart 2006

İSİMLE ATEŞ ARASINDA

İSİMLE ATEŞ ARASINDA

Nazan Bekiroğlu
Timaş Yayınları


İsim ve Ateş adlı iki bölümden oluşan kitap, isim ve ateş arasında geçen bir yeniçeri devrini anlatmaka ve onun yakınında zuhur eden bir aşkı..

Cümlelerden derin izler bırakanları kaydetmek istedim:




“Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamdolsun”
Füsus, İlk Cümle
…Endülüslü bilgenin bir kitaba ilk cümlesiyle; hikmetleri kelimelerin kalbine Rabb indirmişti..



…Kolay olmamıştı ama, yolculuğun suretten manaya doğru olduğunu öğrenmiştim ben.


…Var edenin “Hafiz” isminde suya rağmen ateş, ateşe rağmen su böylece korunup durmuyor muydu?

…her şey dengedeki hikmetteydi. Suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra ! Oysa, diyordu Nihade, suyun kokusu olmadığı için yağmurdan sonra duyulan toprağın kokusu oluyordu. Gülün, karanfilin, diğer kokulu yaprakların, çiçeklerin, otların. Kelamın özü:
Sardunyanın, toprağın, servinin kokusu olsun diye yoktu suyun kokusu.

…Meğer aşk, indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu, kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu.

…Eyüp oyuncakları satan yaşlı oyuncakçıyı hatırladım. Nur’a uykunun sularına düşerken eşlik etmesi için müzikli bir salıncak alırken bir vidasının gevşek olduğunu fark etmiştim. Usta, şunu bir sıkıştırıver demiştim. Yoksa iki gün sonra dağılacak.Gülümsemişti. Bırak gevşek kalsın, demişti, ki dönüp yine bana gelesin.
Aşk yaratılmışların içinde kusursuz görünse de en kusurlu olanıydı kuşkusuz. Hiç dağılmayacak zannedilen bütünün ansızın darmadağın olmasının mantığa gelir bir nedeni yoksa, bu sadece kusurlu yaratılmış olmakla izah edilebiliyordu. Bilerek ve isteyerek Onu yaratana, rakip sıfatıyla araya girme hakkını versin ve ki kulları onu bırakıp aşka tapmasın diye. Aşkı ve dahi onu kalbinde taşıyacak olanların tümünü yaratan kuşku yok ki; aşıklar, gerçek aşkın mahiyetini ve kaynağını önünden bulutlar çekilen dolunay gibi fark etsinler diye, birbirlerine bitimsiz bir aşkla bağlanmasınlar diye, aşkı bitimli kılmıştı. Bitmemesi aşkın, ancak onu yaratanın fark edilmesi anlamına geliyordu. Çünkü bitimsiz olan sadece O’ydu. Fakat kaderi öfke ile rıza arasında sallanıp duran aşkın beşeri yanı ruhani yanını tedirgin edip duruyordu. …

…Değil mi ki bir kez ismi koyulmuşsa tarihin bir döneminde şaşaayla var olmuş ve sonra sonsuza değin unutulmuş şehirlere unutuluş yok. İlahi muhayyile de çünkü unutuş yok. Gelmiş ve geçmiş bütün ateşlerin tutuşturabileceği kadar hararetli alevlerde yansın bütün defterler.
Allah’ın defterleri yakılabilir mi?....

…Fakat sınırı varmış namluda bir kurşun hükmünde hazır duran tedirginliğe tahammülün. Bunu bilemedim…

…Su içenin eskisi kadar susuz olması beklenesi değildi elbet ama hangi su içmek, bir kez daha susamamak anlamına geliyordu ki ?..


…Ruh, iyinin işaretini seçmekle başlayan haberdi. İyi, kötünün bittiği yerdi. Kötünün sınırıysa insanın insana, insanın hayvana, canlı olana, hatta eşyaya zulmü demekti.

…Başımın üzerindeki büyük, derin ve lacivert semada parlayacak iyi haber taşıyıcı yıldızı bekledim. Yoktu.

…İbrahim önce kelimelerle sonra ateşle sınanmıştı. İsimle ateş arasında İbrahim önce kelimeleri aştı. İçinde hu yangını ateşi aştı. Ateşti su, ateşti koku. Ölüm ateş, dirim ateş. Kan ateş, karanlık ateş. Harf ateş, sözcük ateş. İsim ateş, ateş ateş. Ne ben İbrahim’din oysa ne Nihade Nemrut’tu. “Serin ve selametli” olmadı ateş.

…, sen nasıl aşıksın? Dedi. Bir aşkı tartarsa ancak aşk tartar. Akıl aşka denge değildir. Karanlıksam karanlığımı, bulanıksam bulanığımı kabul etmezsen nasıl aşksın, diye yineledi. Sustum. O susmadı. Bana aşksan aşk gibi gel, dedi. Aşkın pazarında, kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun ve aşkın erliğine soyunmuşsun. Yine sustum. Ağzım kuş değil, taş doluydu, konuşamıyordum.

pencere önünde çiçekler

---------pembe, kızıl ve mor... pembe sıcacık, tatlı bir bebeğin yanağıydı. Kızıl sonbaharın önce sararan sonra kızaran sarmaşığı. Mor, masamda duran menekşeydi. Soldu...
Hakkı Bağcı---------

bilir misiniz menekşeler niçin solar?...sarmaşık niçin bir renkte sabit kalmaz?...niçin kaybolur güzellikler...
ebedi değildir bu alem, ve ebediyet timsali olamaz hiçbir güzel..
her kaybolan renk, renklerin "Kaybolmaz Sahibi"ne işaret eder.
solan her menekşe "Hayat veren" ve "solduran"ı hatırlatır..
bu yüzden, geçer gider mevsimler, doğar-büyür çocuklar, ölür yapraklar, kurur kaynak sular, döner devran...
devranın dönüşüne kapılmakta saklı olmalı mutluluk..mutluluk, menekşeyi solacağını bile bile sevmekte olmalı...
kara toprağın bağrından ne çıkacağını bilmeyen kış, kara toprağın daha evvel sanki hiç kara olmamışlığına insanı inandıran bahara gebeyse eğer, mutsuzluklar da baki mutluluğa, bu geçip giden dünya da ebedi bir aleme kapı olmalı...
bunları hissetmeli ve mutlu olmalı..
mutluluk, burda bulmalı kendini...


solmayan renkleriyle kuşanalım hayatı....


selametle,
renklerin en güzeliyle...

damlalar


damlalar
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Buluşma



Bir yağmuru bin damlaya göstermek vardı..

Bir kalbe bir güneşi.

Güneş vururdu dallara ve dallar sararırdı kenarından.

Işık süzülürdü buluttan ve gölge olurdu dağ taş..

Bazen sıcaktan ürperir kaçardı bulutlar,

Isıtırdı, yakardı güneş..

Teninde güneşin izlerini taşıyan gamlı çocuklar,

Bir sır gibi yüreklerine bastırdıkları acıyla dolaşırlardı..

Zamandan bihaber bebekler,

Neye güldüğünü bilmeden gülerken hayata,

Neye güldüğünü unutan büyükler de gülümserdi onlara..

Neye ağladığını unutan, neyin acıttığını unutan büyükler..



Bir yaprağa bir ağacı göstermek vardı..

Bir çocuğa neşeyi.

Neşe, uzak diyarların puslu hayalleri kadar uzak değildi,

Neşe bendeydi, ve sende ve verebilirsek bir diğerinde.

Gamı ve kederi tanıştırmak gerekti neşeyle.

Acının yanağından öpmeliydi bir teselli.

Nereye düştüğünü bilmeden düşerken yağmur,

Yağmurun nerden geldiğini bilmeyen yollar

Nasıl şaşırırsa bu buluşmaya,

Öyle şaşırırdı acılar da,

Öyle serpilirdi mutluluk.



Rabia N. K.

03 Mart 2006

ney-i bezm-i gam!


ney-i bezm-i gam!
Originally uploaded by aşk-ı beka.
“ Kamışların üzerinden geçerken,

Kuşları uyandırmaya korkan tatlı bir meltemin kanat çırpınışları”.
Assomption rahiplerinden Thibaut

ney inler dururmuş, insan dinler dururmuş..herkes kendine ağlarmış..doğru mu?