14 Ekim 2006

İnanılmaz Gerçek, Mükemmel Sanat: Hücre

Lütfen izleyiniz

Yukarıdaki linkte bulunan Harvard Üniversitesinin hazırlamış olduğu bu filmi izlemenizi tavsiye ediyorum..

Rabbimizin Mükemmel bir surette yarattığı hücrenin işlevlerinden bir kesit sunuyor bu film.Ve bunlardan trilyonlarca olduğunu düşününce hayretler içinde kalıyor insan...

Bu güzel paylaşımı için, Rabia Sezin'e teşekkürler

13 Ekim 2006

Bir dilim kek !

“Ben bunları hak edecek ne yaptım?”
“ Allah neden başıma böyle bir dert verdi?”
Bu sözler tanıdık geliyor mu? Bu soruları zaman zaman kendimize sorarız. İşte düşünceleri açıklamamıza yardımcı olabilecek bir öykü:
Küçük bir çocuk, büyükannesine hayatında her şeyin nasıl da kötü gittiğini anlatıyordu. Okul, ailesi, arkadaşları…Hiçbir şey yolunda görünmüyordu.. Büyükanne çok akıllı bir hanımdı ve bir kekin torununun sorunlarını çözebileceğini düşündü. Karışımı hazırlarken torununa şimdi biraz atıştırmak isteyip istemediğini sordu. “Evet, kesinlikle” dedi küçük çocuk açlığını fark ederek. “İşte, biraz sıvı yağ ister misin” dedi büyükanne. “ Yağ mı? İğğ..! diye tiksindi çocuk. “ Peki birkaç çiğ yumurtaya ne dersin” dedi büyükanne bir kahverengi yumurtayı göstererek. “ Berbat büyükanne “..diye cevap verdi, büyükannesine ne oluyordu böyle?.. “Peki öyleyse biraz un alır mısın? Ya da biraz mayaya ne dersin?” “ Ama büyükanne, tüm bunlar çok tiksindirici !..Mide bulandırıcı !..”
Büyükanne o bilgece duruşuyla gülümsedi ve küçük torununa anlatmaya başladı:
“Evet, bütün bunlar kendi kendilerine çok kötü görünüyorlar ama hepsi doğru bir şekilde bir araya konursa işte o zaman lezzetli bir kek olacaklar ! Allah (c.c) da işte böyle yapıyor.Çoğu zaman O’nun neden bizim zor zamanlar yaşamamıza izin verdiğini merak ederiz. Ama Rabbimiz, mükemmel bir karışım hazırlamaktadır ve bu mutlaka bizim için en güzel şey olacaktır. Eğer bizler O’na güvenmeyi öğrenebilirsek, harika sonuçları göreceğiz!!..Allah seni çok seviyor. O sana her bahar çiçekler gönderiyor ve her sabah bir güneş doğuruyor senin için. . Ne zaman onunla konuşmak istesen, seni dinler. Hatırla ki, her deneyim, yaşadığın her şey bir hediyedir ve Rabbinin senin için hazırladığı mükemmel hayatın son asıl kek parçası için bir ümit ,bir işarettir..”
Gününüzün bir dilim kek olması dileğiyle !...;)
çeviri: aşk-ı beka

11 Ekim 2006

ALIŞKANLIKLAR
Özlem Uluğ

Aliskanliklar diyari. Ah o diyar ki nefisleri kendine cok cabuk baglar. Soyle bir gorelim dersiniz once. Sonra ziyaretler artar zamanla hic hissettirmeden ve birden bir bakmissiniz, o diyarda yasar olmussunuz. Bir sabah uyanir ve yasadiginiz mekanin degismis oldugunu farkedersiniz, bazende farkedilmeden yillar gecer.
Bazen guzel aliskanliklar edinildigi bahanesinin arkasina siginiriz. Guzel kelam, ibadet, yiyecek... akliniza ne gelirse guzel olabilecek aliskanliga dair. Oysa benim namazim aliskanlik ise bu ne kadar dogrudur??? Aliskanliklar otomatige alinmis makinalar gibidir. Icine atarsin malzemeyi ve kurulmus makina gibi gorevini gerceklestirir. Hic hesap etmez, nedir, nedendir, nasildir... O hesaplar onceden yapilmis ve duzen kurulmustur. Gerisi bir otomatige alistir. Peki hic camasirlariniza sordunuz mu otomatik makina da mi yikanmak istiyorlar diye??? Ben bir kazak olsam, elde yikanmak isterdim, ya siz? Her yikamada daha farkli dusuncelerle tutulurdum elde, her yikamada, neremin kirlendigi dikkatlice onceden incelenirdi ki o bolge daha cok elden gecsin. Elde ozenle tutulur, biryerimin takilip takilmadigina dikkat edilirdi. Yani cidden emek verilirdi. Elde yikanan camasirlar daha bir ozenle asilirdi askiya cunku daha cok emek verilmistir.

Keske guzel kelimeler bile aliskanlik hale getirilmese, onlar bile aliskanliklar icinde degerlerini kaybedebilmekte. Herseyin guzeli elbette tercih edilir ama tercih edilenin adi, sifati, kiyafeti aliskanliksa ne kadar guzelligini yasatir.
Yasadiginiz guzel aliskanlik adindakiler acaba aliskanlik olmakdan memnun mudurlar? Namazimiz ornegin memnun mudur? Otomatige alinmis gibi okunan sureler memnun mudur? Beden kurulu makina gibi ibadet etmekten memnun mudur? Sizin icin kesilmis, atese atilmis, dakikalarca pismis ve sirf siz yiyesiniz dige tabaginiza kendini sunmus yiyecekler acaba sizin besmelesiz, sirf yemis olma aliskanliginiza heba olmaktan memnun mudur?

Bazen insanlarda birbirine aliskanlik haline gelebiliyorlar. Yillarca suren evlilikler, dostluklar.. . Sevdiginizin sevgisine, ilgisine, sesine, nefesine alisirsiniz. Ozellikle o kisi hayatinizda cok fazla yer edinmisse aliskanlik miktari artar. Aslinda guzel gibi gorunen ama en tehlikeli aliskanlik budur. Bu dunyanin duzeninde herzaman herseyin degiskenligi vardir. Gunes bir var bir yoktur. Bulutlar, yagmurlar ha keza. Mevsimler, doga devamli degisim icinde. Insanlar da dogduklari gibi kalmamakta. Beden her gun yeni hucrelerle var oluyor dunyada ve birgun geliyor bedende olamiyor. Tum bu degisime ayak uyduramayan bir tek aliskanliklar. Bir tek aliskanliklar direnmede.

Aliskanliklara takilan insanlar ne halde??? Degisimle kaybettigimiz derin, buyuk bosluklarla yasiyoruz hayati yada yasadigimizi saniyoruz tam o halde. Peki kaybetmeseydik ve tam o yerde aliskanliklarimizi tasisaydik, ne kadar yasamis olurduk? Sevmek aliskanliksa, bu o sevgiye yapilmis en buyuk hakaret degil midir? Deger vermek her an her saniye yeniden dusunerek, yeniden degerlendirerek, yeniden gozden gecirerek, yeniden hissederek yasatmak degil midir? Bedenimiz yasamayi biliyor, ona sorun isterseniz, heran yeni hucreleriyle, her zerrenizi yasatmaya calismakta. Peki irademizin elinde kavrulanlar ne halde???

Aliskanliklar, alismak kelimesiyle baslarlar.. Alismak nedir peki, once tanimak sonra kabullenmek, benimsemek.. . Bu noktaya kadar ipler cok sIki tutulur... Ne zaman ki aliskanlik kiyafetini giyerler iste o zaman ipler yavas yavas birakilir... Baglar gevser, ilgi zayiflar ve anlik yasamin yerini genis zamanli otomatik yaptirimlar alir. Oysa en sevilen, en sevgili dahi muhabbetini her an ayri, karsilasmasini her gun, her vakitte ayri ve yeniden tazeler...

Kotu aliskanliklar ve bagimliliklardan soz etmeye gerek var mi??? Ama nedense cogumuzun hayatinda varlar, neden varlar??? Neden hic gercekten sordunuz mu??? Neden varlar???


Ozlem Ulug (05.10.2006)

Çok değerli Özlem Uluğ'un bu güzel yazısına bir iki cümle de benden:

Öyle hissediyorum ki, alışkanlıkların bir başka ifade şekli olan "ülfet" insanoğlunun dünya üzerindeki en ciddi imtihanlarından biri..Var olan şevki, heyecanı, niyetleri bile ülfet haline getirebiliyoruz malesef..
Özlem Uluğ'un bahsettiği gibi, otomatiğe alınmış hareketler haline gelebiliyor yaptıklarımız. Buna tıpta "dekortike" ya da "ekstra piramidal" diyorlar..Yani düşünce merkezimizin devre dışı olduğu hareketler..ama insan, insan olabilmesi için "düşünme" faktörünü kullanmak zorundadır zira onu diğer varlıklardan ayıran bu "düşünme" ve "irade etme" kabiliyetleri gibi özel hasselerdir.
Demek ki aslında aklımızın bambaşka yerlerde olduğu durumlar, yaptığımız işin tamamen "ekstra piramidal" gelişmesi bizi biz olmaktan çıkarmaya başlıyor. Öyle bir hayatta da insan mutluluk aramamalı ve beklememeli değil mi :) Çünkü robotlar mutlu olmazlar..Ama elhamdulillah insan olarak yaratılmışız, ve hayatımızdaki her türlü yenilik, küçük incelikler bizi mutlu ediyor..Elhamdulillah, küçük bir çiçeğin dahi nice sanatla bezeli olduğunu görebilecek gözlerimiz var.

Alışkanlıklar etrafımızı sarsa bile, çıkacak bir delik var mutlaka :) Mesela, çok değerli Özlem Uluğ'un bu yazısı da alışılmadık bir şeydi ve çok güzeldi..İşte böyle adımlar ve hatırlatışlar alışkanlıklardan bizi uzaklaştırabilecek en güzel sebeplerdir..


fotoğraf:

10 Ekim 2006

ÇATIK KAŞLAR



Gözlerimle insanların kaşlarını yokluyordum. Yaklaşık 13 kişinin gözlerinin üstüne baktım iki yay ne gibi bir ifade sunacak diye.

Tam 12 kişinin kaşları çatıktı ! Öfke ya da hoşnutsuzluk ifadesi olan bu kasılmış yaylar yaraşıyor muydu hiç o güzel yüzlere? Mutluluk nerde kalmıştı?

Gülümsediğim iki-üç yaşlarındaki bir çocuk neşeyle el salladı bana. Belli ki tebessümü anne babasından öğrenmemişti ufaklık..Yaratılışı öyleydi, masumiyet ve tertemiz pırıltılar vardı gözlerinde..Evet annesi ve babası öğretmemişti belki gülücük saçmayı ama bu küçük çocuk onlara öğretebilecekti neşeyi..
Tersinin olmaması için dua ettim.
Büyüdükçe sevgiden ve tebessümden koparılan çocuklar için çokça dua..
Sokaklarda, otobüste annelerinden nahoş sözler işiten, kimi zaman kolundan çekiştirilen, çoğu zaman susturulan çocuklar için dua..
Yedi kat göğün derinliğinden, bulutların üstünden alınıp televolelerin, sihirli cadıların içine sokuşturulan çocuklara dua…ve annelerine ve babalarına da ..dua illa ki dua !

09 Ekim 2006

Oruç eller
Hüseyin Eren
YÜREĞİN IŞIĞI VURDU yüzlere, yüzler yürekle yüzleşir oldu… Ay yarılandı, yarı melekleşti oruç insanlar… Ağızlar hakikat için açıldı, gözler güzelliği aradı, Kelam-ı Ezeliyi dinledi kulaklar, duygular nuraniyetle doldu, akıl hikmete doydu…
Şeytan bağlandı, nefis ağlıyor… Günah pisliği tiksinti veriyor ta uzaktan… İnsi ve cinni şerirler bir şey yapamamanın sıkıntısıyla debeleniyor…
Gıybet, sen ne kokuşmuş şeymişsin… Zan, sen ne büyük zulümmüşsün… Düşmanlık, sen düşmanımmışsın… İnat, sen ne inatmışsın… Yalan, bizim mahallede zaten yoktun… Nifak, ne nefret edilesi şey… Fitne, uyu uyuduğun yerde hiç uyanma…
Gel ey sevgili sevgi sarılalım… Koş şefkat kucaklaşalım... Hikmet, hep yar ol bize… Siz ki kâinatın köküsünüz… Dünya sizsiz dönmez… Sizi tutuyoruz Kur’an ayında… Kur’anı ve kâinatı dinliyor kalp… On bir ayın hasretini dindiriyor latif latifeler…
Ay yarılandı, kalana kısmet… Kadir’in kapısından geçebilsek, gecelerimiz gündüze dönecek… Günlerin güdük gündemlerinden kurtulabilsek daha bir kuvvetli tutacağız ışık geceyi… Bir’e binler mahsulât toplayacağız… Cennet çiçekleri dolacak kucaklarımıza,
eteklerimizdeki taşları şeytanlara atabilsek…
Nur gece, nar geceleri temizler. Nar zayıftır Nurun karşısında… Gelen günler Nur geceyi yaklaştırıyor… Çabuklaştıralım hazırlığı… İyi hasletlerle bezenmiş karşılayalım onu… Arınmış kalbimiz Nura kansın. Kanımız Nur diye aksın, yüzümüze yansısın nuraniyet… Yüzümüze bakanlar yüreğimizi görsün, oruç insanlar çoğalsın.
Kıtaların üstünü hayâ mahyalarıyla süsleyelim… Bu ay geldiğinde oruç diye dönsün dünya… Yüreğimiz bunun için yanıyorsa yarınlar yakındır. Yanmadıkça Nur parlamaz… Oruç ellerle tutuşalım bugün bunun için.

09.10.2006
© 2006 karakalem.net, Hüseyin Eren

08 Ekim 2006

Kocatepe Kitap Fuarı


Kocatepe Kitap Fuarı
Originally uploaded by aşk-ı beka.

Her yıl en az 5-6 kez uğramaya çalıştığım fuardan heybemize ilk düşenler bunlar oldu..İnşallah devamı olacak..:)
Bir de resimde olmayan Fardipli Sinha isimli roman vardı bugün heybemizde..Bir de Nuriye Akman'la çekilmiş fotoğrafımız..çok hoş bir sohbet..
Güzel bir gündü vesselam..
Dostlarla olunca güzel olmaz mı hiç !...

Kitaplarla ilgili kısa notları yeni açtığımız bölümde bulabilirsiniz:

http://kitapokumalari.blogspot.com

07 Ekim 2006

DÜNYA NÜFUSU

Evvel zaman içinde mail adresime gelen, ve mail adresime gelen yazılar içinde fazlasıyla dikkatimi çeken bir yazı olmuştu bu aşağıdaki..Biriken yazıların içinde öylece duruyordu, öylece durmasın, böylece dursun istedim..Dünya nüfusu hakkında dikkate değer bir yazı..

Dünya nüfusunu,mevcut halkların nispetlerini muhafaza ederek,
100 kişilik bir köy kadar küçültebilseydik bu köy şöyle olacaktı:
57 Asyalı
21 Avrupalı,
14 Amerikalı ve
8 Afrikalı.

Bunların 52'si kadın, 48'i erkek olacaktı.
30 beyaz, 70 beyaz olmayan,
30 Hristiyan, 70 Hristiyan olmayan,
6 kişi bütün servetinin %59'una sahip olacaktı ve bunların hepsi ABD
kökenli olacaktı.

80 kişi kötü evlerde yaşayacaktı,
70 kişi okuma-yazma bilmeyecekti,

1'i ölmek üzere,
1'i de doğmak üzere olacaktı.
1 kişi bilgisayar sahibi,
1 kişi de üniversite mezunu olacaktı.

Şimdi bunları göz önünde bulundurun:
Eğer bu sabah hastalıklı değil ve sağlıklı uyanmış iseniz,1 hafta
Sonrasını göremeyecek olan 1 milyon insandan daha şanslısınız.
Bir harp tehlikesi ile,işkence görmek ihtimali ile,aç kalma
korkusu ile karşı karşıya değilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz.
Tutuklanmaktan, işkence görmekten yahut öldürülmekten korkmadan
İbadethaneye gidebiliyorsanız 3 milyar kişiden daha iyi bir şansa sahipsiniz.
Buzdolabınızda yiyeceğiniz,üzerinizde elbiseniz ve başınızı sokup
uyuyabileceğiniz bir eviniz varsa, dünyadaki insanların %75'inden daha zenginsiniz.
Bankada ve cüzdanınızda para varsa,dünyanın en imtiyazlı %8'i arasındasınız.
Anneniz, babanız sağ ise siz bu dünyada nadir kişilerden birisiniz.
Bu yazıyı okuyabildiğiniz için de çok şanslısınız..çünkü okuma yazma bilmeyen 2 milyar
kişiden biri değilsiniz.

Bu mesajı dostlarınıza gönderin.
Gördermezseniz bir şey olmaz.
Gönderirseniz,belki bunu okuyan birisi gülümser...
Veya..
....Veya sen gene her zaman yaptığın gibi
nereye olduğunu bilmeden ,kan ter içinde koşmaya ve hayattan şikayet
etmeye
devam et...

böyle diyordu işte bu mail, belki bunu okuyan birisi gülümser diyordu, ben de bu yazıyı okuduktan sonra yüreğimden gelen "cızz" sesiyle birlikte kaşlarımı havaya kaldırmış bakıyordum...

Sami Yusuf-Hasbi Rabbi

Oh Allah the Almighty !..
Protect me and guide me
To your love and mercy
Ya Allah don’t deprive me
From beholding your beauty
O my Lord accept this please

Hasbi rabbi jallallah
Ma fi qalbi ghayrullah
(My Lord is enough for me, Glory be to Allah. There is nothing in my heart except Allah)

Aşağıdaki linkte klibin çekiliş videosunu izleyebilirsiniz, benim çok hoşuma gitti..perde arkalarını severim:)
http://www.youtube.com/watch?v=Fi6l0B7PU9w

(Fondaki müziği kapatmak için explorer sayfasındaki "stop" tuşuna basabilirsiniz)

Bulut, rüzgar, ay ve güneş...
Hepsi şunun için çalışıyorlar:
Sen eline bir ekmek geçiresin
ve onu
gaflet ile yemeyesin diye...
Sadi-i Şirazi

Kıssadan Hisse



Günlerden bir gün, bir adam, Hasan-i Basri hazretlerine gelir.
'Biliyor musunuz der, filanca sizin hakkinizda olmayacak seyler soyluyor?
- Nerden biliyorsun?
- Kulaklarımla duydum.
- Nerede?
- Fitnecinin evinde
- Orada ne arıyordun?
- Ziyafete gitmiştim.
- Peki neler ikram etti?
- Çorba, börek, pilav, tatlı, dolmalar, köfteler, meyveler, şerbetler... Bir sürü şeyler işte.

- Bütün bunları içinde tutuyorsun da o üç beş kelimeyi niye tutamıyorsun?


sahiden, bazen dilimizde bakla ıslanmıyor dostlar..
oruç mevsimi olan Ramazanda inşallah, dillerimiz bu hususta terbiye olur..




04 Ekim 2006

Yaprak

fog in the park Originally uploaded by dEEsign photography.

dökülen her yaprak, bir nişandır kalbime.. her yaprakta neş'e ve hüznü beraberce yaşarım.. binlerce insanın anlatamadığını bir yaprak fısıldar bazen usulca.. koca bir çınar ağacından bir leylağa kadar her dal, üzerindeki yaprakları o belirli sürece taşımak yükümlülüğünde.. tıpkı üzerimizdeki sorumluluklar gibi.. bir an gelip her şeyden sıyrılıp dallarımızla başbaşa kaldığımızda düşen her yaprağın ne getirip ne götürdüğü muhasebesini yapacağız.. öyleyse her bir yaprağa özen göstermek gerek, büyüyüp ağırlaşan yaprakların omzumuza verdiği ağırlıktan yılmamak gerek.. belki sahiplenmek gerek onları, bir çınar gibi sahiplenmek.. 

fotograf: dEEsign photography flickr



Üsküp Sevda Şarkısı…
Üsküp’ün içinde, kumaş biçerler…
Sevdadan gayrısı dar gelir bana
Ellerin zoruyla, yardan geçerler,
Ben yarim bırakmam zor gelir bana..

Aşkın acısına ferman diyorlar
Ellerin fermanı, vız gelir bana
Olmaz iklimlerden yollar aşırdın
Gönlünün fermanı yaz getir bana

Kırk düğüm atmışlar sevda üstüne
Yoluna çıkarsa çöz getir bana
Zemheri ayında güller açırdın
Gönlümün kışında yaz getir bana..

Aşkın acısına ferman diyorlar
Ellerin fermanı, vız gelir bana
Olmaz iklimlerden yollar aşırdın
Gönlünün fermanı yaz getir bana…

İNCESAZ

03 Ekim 2006

AUTumn OF my sOuL


AUTumn OF my sOuL #2 ..
Originally uploaded by mOseQar.

Böyle bir yerde, şöyle bir kafanızı dinlemek ister miydiniz..
Hele bir de, kulağınızda hoş bir müzikle..

Eylül ayını geride bıraktık..Müzikler içinde, içimde en çok iz bırakan
İNCESAZ'ın "Eylül Şarkıları" albümü oldu geçtiğimiz eylülde..

Tavsiye ediyorum bu albümü..Sonbahar yitip gitmeden efendim..

Hayırlı Ramazanlar..


Dua ile...:)

Fotoğraf: mOseQar (flickr)

30 Eylül 2006

Zıtlık...


Zıtlık...
Originally uploaded by ali sarı.

Bugün, bir bebek doğmuştu, bir değil, binlercesi doğmuştu..
Bugün, bir gün daha yaşlanmıştık hepimiz..
Dünya, gelenlerin ve gidenlerin mekanı ya, açılanlar ve solanlar böyle birarada işte..
Solan yapraklarda, hazanda, nevbahara hasret burkulmuş, buruş buruş olmuş..
Bu resimde, bir şehir meydanında, kalabalık bir genç topluluğun içinde yürüyen bir yaşlı adam görüyorum..
Oraya ait değil gibi duruyor, oranın bir zamanlarki ahalisinden olan bu adam..
Dünya gittikçe yabancılaşıyor ona..
Dünya gençleşiyor, kendisi yaşlanıyor..

Bir köşeye çekilip maziyi seyretmek, ve müstakbel endişesi altında daha da buruşmaktan öte bir yol çizemiyor kendine..


Her yeni, eskimeden evvel, kendini ebedi genç kalacak zannediyor..

Oysa, her yeni eskiyor !...



İşte böyle zıtlıklar içerisinde sürüp gidiyor hayat...


Fotoğraf: ali sarı
Kaynak: flickr

Teşekkürler...

27 Eylül 2006

The beginning of the autumn

Fotoğraf: ameerveld
Kaynak: flicker



Sonbahar da geldi çattı..hava da soğuyor artık.
Kış hemen arkasında bekliyor..

Ramazan'ı bu kez tam sonbaharda yaşıyoruz.
Allah kabul etsin efendim, ibadetlerimizi, oruçlarımızı, namazlarımızı, dualarımızı, zekatlarımız...

Selametle...

25 Eylül 2006


Tüm Hazinelerimizle, oruç tutmak…


KAİNATA AÇILAN PENCERELERİMİZ, gözlerimiz..
Bin bir sesin içinden, en güzel seslerle mesrur olan, ve gürültülerden rahatsız olan kulaklarımız..
Bizi bir yerden bir yere taşıyan, bir şeye uzandıran, bir şeyi tutmamıza yarayan uzuvlarımız..
Türlü türlü hissiyat ile dolan-boşalan kalbimiz..
Bilgileri, algıları depolayan, bizi biz yapan, düşünmemizi sağlayan aklımız..
Çeşit çeşit lezzetlerden tadan dilimiz…
Aç kaldığında hemen doyurmak istediğimiz midemiz..
Hepsiyle, var olan, tüm hazinelerimizle, tüm hasselerimizle, inşa etmeye çalıştığımız kulluk binasıyla, “rıza”ya ulaşmak, “doğru yol” üzere bulunmak, “Salih”lerden olup, Salih ameller işlemek diliyoruz.
Göz, neyi görürse, akıl onun derdine düşüp onunla meşgul oluyor..
Öyleyse, ey göz, güzel bak !..
Sen güzel baktıkça, güzeli gördükçe, kainatın sayfaları açılacak bir bir önüne..
Sen bakmaman gerekenlere baktığında, yorulacak akıl ve kalp.
Gayenin önünü toz kaplayacak..
Kulak, işittiği sözleri tekrarlıyor..İ
şitilenlerden akla bir yol gidiyor sanki ve gereksiz her söz, o yolda ilerleyip, beyin kıvrımlarında yerini alıyor..
Öyleyse, ey kulağım, kötü şeyler işiteceğini bildiğin yerden kaç..
Gıybet ve dedikoduya kapan..
Eller ve ayaklar, her gün türlü işte çalışıyor..
Gidilmesi yere götürmeyip uzanıveriyor bazen ayaklar bir yerlere..Rehavetle arkadaş..
Bazen, eller, vermesi gereken yere uzanmıyor..Geri çekiliyor..
Öyleyse, ey el, “veren” ol..Ve ey ayak, en güzel yerlere taşı bu bedeni..
Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..
Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?..
Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp..
Ey kalp, seni Yaratan’dan çok sevebileceğin kimse var mı?...
Akıl…Güzelliklerin de, kötülüklerin de gerçekleşmesinin önceki durağı..
İradeyle yönlendirilen, niyetlerle anlamlanan ameller…
İşte ey aklım, düşünmektir mesleğin..Tefekkürdür emelin..
Hayrı ve iyiyi hayal etmekte, hayra karar vermekte, iradene hakim olmakta, yani senin işleyişinde belirleniyor her şey..Çizgiler böylece çiziliyor..
Dil, türlü tatlarla mütelezziz..Türlü kelamlarla müteellim..
Bazen, dökülen kelamın her biri ayrı bir tohum, ayrı çınarlar yetiştirecek..
Bazen, ağır bir yük olarak inecek insanların kalbine kırıcı sözler..
İşte, ey dil!... Sarf ettiğin sözleri koru…
Hayra dön, şerde tutul..İyi tad..Fabrikanın yasakçısı hükmünü koru..
Ey nefsim, İşte, şükürler olsun, Bir Ramazan’a daha ulaştırdı Rabbin seni..
Orucu, tüm uzuvlarına tuttur..
Aç iken sende gelişen ve güçlenen “melekut”un arkasından koş dur..
Seni Rabbinden uzaklaştıran her şeyden uzaklaşmakla güçlendir ibadetlerini..
Aczini hatırla yeniden, Aczinle yönel Rabbine her vakit..

24.09.2006
© 2006 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

Fotoğraf:ruki

23 Eylül 2006

Hoşgeldin Ramazan

Bir Ramazan'a daha bizleri ulaştıran Rabbimize şükürler olsun..
Hanelerimize, şehrimize, yurdumuza, dünyamıza,
Barış, huzur, emniyet, bereket ve rahmet dolu bir Ramazan duası ile..
Selametle efendim
Bir Ramazan klibi var aşağıdaki ekte..

22 Eylül 2006

Gonca


manipuletomurcuk
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Bir goncadır önce gül,
Toprağın karanlığından çıkan yeşil ince dalların en ucunda, yağmur damlasına benzeyen kapalı bir kutudur ilkin..
Sonra usul usul açılır yapraklar..Gül rengini sergiler..
Önce mahcuptur, yapraklarını üstüste kapatmıştır, ama sonra yüzünü gösterir yağmurlarla birlikte..

Ben buradayım der, ve Rabbinin sanatını sergiler...


Çiçeklere bakışlar atarken, gözlerimi çiçeğe fokuslayarak, tıpkı fotoğraf makinesinde olduğu gibi, geridekileri flulaştırıyorum..
Öyle olunca daha başka görünüyor gözlerime çiçekler..

Bu fokus, Amasra'nın ilk güllerinden birineydi..Hemen bir yağmur sonrası..

19 Eylül 2006

Kadırga


Kadırga
Originally uploaded by guzellikuykusu.
Kenara çekilmişliklerimiz ve yalnızlıklarımız hakkında,
iç hesaplaşmalarımız hakkında çok şey var yazacak , çok şey var anlatacak. Ama "guzellik uykusu"nun bu resmi, benim sıralayacağım kelimelerden çok daha fazla şey anlatacaktır..

Yalnızlıklarımıza sahip çıkalım, yalnızlığımızı ağlatmayalım efendim.
Yalnızlık, ürkek bir çocuk gibidir..Zamanla büyür, yetişkin olur..
Bu ürkek çocuğa sahip çıkalım..
Bizle birlikte büyürken o, aslında kendi gibi yalnızların dünyasında yaşadığını hatırlatıverelim..

Fotoğraf: guzellik uykusu (http://www.flickr.com/photos/guzellikuykusu)

15 Eylül 2006

Kapı Aralığı

Aşk-ı Beka, kapıaralığından süzülenlerin peşinde..Shadowlands ile birlikte.
http://kapiaraligi.blogspot.com adresine de postalar ekliyor.
Kapı Kapıyı Aralar mı? diyor ve meraklıları kapıların eşiğine davet ediyor...

12 Eylül 2006

Kültür Etkinlikleri










http://www.cinaraltisohbetleri.blogspot.com/

Yeni bir etkinlik başlıyor !...
Artık çınaraltında, fikir paylaşımlarında olacağız, fikir etkinliklerinde..
gonultacim 'ın başlatmış olduğu bu etkinliğe hepiniz davetlisiniz.

gonultacim diyor ki:

Aylar öncesinde aklıma gelen ama sürekli ihmal etmek zorunda kaldığım projenin yapımını bitirdim nihayet.Uzun zamandır sizlerle blog ortamında bilgi paylaşımı içindeyiz.Bu blog ortamını nasıl daha faydalı hale getirebilirim diye düşünürken süregelen kültürel yozlaşmaya inat aklıma yemek etkinliklerinde yapılan tarzda bir kültür etkinlikleri düzenlemek geldi.Amaç; her ay bir konu kararlaştırıp bu konu ekseninde bilgi paylaşımı içerisinde bulunmak.Bu kültür etkinliğine isim olarak "Çınaraltı Sohbetleri" adını verdim.Çoğunuzun bildiği gibi Çınaraltı'nda 1960'lı yıllara kadar edebiyatçılar toplanıp kültür sohbetleri yaparlardı.Ama ne yazıkki günümüzde böylesi etkinlikler göremiyoruz.Bende internetin bize sağladığı imkanlardan yararlanarak eskiden Çınaraltı'nda yapılan kültür sohbetlerinden esinlenip bu etkinliğe Çınaraltı Sohbetleri adını vermeye karar verdim.Ayrıca Çınaraltı Sohbetlerinde kalemi kuvvetli blogcuların köşe yazılarını okuyabilirsiniz:)


11 Eylül 2006

hep yan yana !..



Originally uploaded by aliusta.
Martılar vardır, birinin çırpınarak yardığı havayı takip eder diğeri, hiç ayrılmaz yanından..Birlikte o koskocaman gökyüzünde, yalnızlıklarını dağıtırlar, rüzgarların bulutları dağıttığı gibi..
Şu dünyada, ne güzeldir dost'la olmak, yar ile, yaran ile,
ufkubulut dostuma ve shadowlands'e can-ı gönülden armağanımdır bu resim..
Ruhumu engin gökyüzünde hiç yalnız bırakmayan..Hep böyle yanyana uçan ..
Sizleri seviyorum !...


fotoğraf: aliusta
kaynak: flickr
yer: rize

08 Eylül 2006

What a beauty salat!


What a beauty salat!
Originally uploaded by ebubekir.
Fotoğraf: ebubekir "http://www.flickr.com/photos/ebubekir/"

Eylül Gülüşü - Nevzat Tekin


İçimin manzarasına bakıyordum bir kaç gündür; elimi kaşlarımın üstüne siper yaparak, bazen derinliğine bazen sığlığına şaşarak bakıyordum hem de!

Eylül ayının geldiğini takvimlere bakarak anlayanlardan değilim, içimin yaprakları titrediği zaman farkına varıyorum 'hüznün mevsimi' gelmiş! Öyle ya, Eylül ayının yoldaşıdır hüzün!

İşyerinin girişinde bir florasanın tavanla keşiştiği yere kurduğu yuvada dört yavrusunu yetiştirdi bu yaz bir kırlangıç. Dört yavru bir haftadır kanatlarının olduğuna şaşarak ve ne yapacağını bilmeyen bir rüzgar gibi sağa sola çarparak uçuş talimlerine başladılar. Gidecekler artık, 'göç mevsimi' gelmiş.

Neyzendir Eylül ayı! İnsan olmanın sadeliğini takarak nefesinin sağrısına yalnızlığı üfler insanın ruhuna Eylül ayı!

Zaman da yorulur ve zamanın yorulduğunu anladığı aydır Eylül ayı! Bütün bir yılın koşuşturmasına biraz ara verir zaman, kendini dinler, dinginleşir! Akşamüstlerinin serinliği ile başlar değişime, yapraklar ile toprağı kavuşturur, balkondaki hanımeli kokusunu son kez savurur sokağımıza Eylül!

İçine bakmayı sevenler için aynadır Eylül ayı! İnsanın biriktirdiklerini, biriktirebildikleri ni tüm çıplaklığı ile ne var ne yok önüne serer... İllâ ki yaşayamadıkları nın görüntüsünü verir aynaya ve sen, kaç yaşında olursan ol, ergen bir çocuk gibi ellerini koyacak yer bulamazsın...

"Ah! Sadece sevmek yeterli olsaydı!" diye tühlenmenin belli bir anlamı vardır elbet ve bu anlamın taşınamayacak ağırlığa eriştiği aydır Eylül!

Kırık dökük oyuncaklara benzer Eylül!

Eylül gülüşlü oyuncaklar.. .

Nevzat TEKİN_

06 Eylül 2006

ACILARIN AÇTIĞI

GURBET GÖMLEK GÖMLEK… Yalnızlık katmer katmer… Avuç içleri açıkta, yürek yağmalanıyor… Gönül hüzünle örtülü…
Yalnızlık denizinde yüzmeyi bilmiyorsan, öğrenmekten başka çaren var mı? Yakın kim? Sevgili ne kadar sayar? Aşk ne işe yarar?
Kalp kaynamadan hikmet taamları nasıl pişer? Öyle acı ateşler vardır ki ancak kalp bilir tadını. Kim nasıl tarif edebilir onu? Kelimeler kaybolur, sözler sükût eder, sazlar kırılır acıdan…
Sen varsındır, bir de senle beraber kederin… Kelimesiz ve sessiz konuşursun kederinle… Kimse duymaz, kimse görmez seni… Gecenin koynunda iniltilerle inliyorsundur…
Kesret kanatır yaralarını… Kalabalıkların kabullenişi kandırıcıdır… Araftasındır… Kaçmak istersin de kaçamazsın Kaf dağlarının ardına…
Yollar kıvrılır durur önünde… Düğüm düğüm döner uzayıp giden günler… Bir ağaç ararsın gövdesine yaslanacağın, gölgesinde serinleyeceğin… Sıcak rüzgâr kumuyla vurur yüzüne…
Yüzün yere eğik yürürsün gündüz ve gecede… Gece ve gündüz eşittir şavksızlıkta… Gün ışığında kandil de olsa elinde bir işe yaramaz… Leylasızsındır Mecnun çöllerde…
Göğe bakarsın, bakışların Ay’sız yere düşer… Tesellisizdir yıldızlar… Siyahî bulutlar gezinir üstünde, sığınacak sıcak bir sevgi, saracak bir şefkat ararsın… Üşürsün…
Bülbüller çile çınlatır kulaklarına… Gözlerin görmez olur gül güzelliğini… Ellerin kanar çiçek dikenlerinden… Düşüncelerin darmadağın… Duyguların durgun ve donuk…
Hikmet açlığından yüreğine taş bağlayasın gelir, sökecek bir taş bulamazsın… Baka kalırsın yol üstünde… Yürümeye mecalin yoktur… Kalkıp koşmak istersin, kayarsın…
Her yeri karamsarlık karanlığı mı kaplamış? Hiç mi ışık yok? Yollar bitmiş, her şey tükenmiş mi? Kalp kimsesiz mi? Kapılar kapalı mı? Sevgi serap olmuş, şefkat kaçmış mı? Vefa ulaşılamaz mı olmuş? Dostluklar tüketilmiş, hoşgörü hiçliğe mi atılmış? Anlayışlara duvar mı örülmüş?
Ne arıyorsun, nerede arıyorsun? Karanlık olmadan ışık, hastalık olmadan şifa, dert olmadan deva, sıkıntı olmadan ferahlık bilinebilinir mi? Bilinirlik bilinmezlik örtüsünün altında… Zıtlar dünyasının izafiliğinde üzülüp sevinmiyor muyuz?
Görünmek isteyen Rahmet, dert, keder olmadan nasıl bilinecek ve görülecek? Keder kader değil, asıl keder kaderi kabullenememek… Rahmeti itimat onun celbine vesile, tenkit ise terkine…
Her şey geçicilik nehrinde akarak eriyor… Nehir ne kadar çağlasa da sükun denizi hepsini yutuyor… Ömür uzun değil, ölüm uzak değil… Uzun olan elemlere götüren emeller…
Yerin renkli çiçekleri kara topraktan, göğün aydınlık yıldızları karanlıktan çıkmıyor mu? Yıldız ve çiçeği buluşturan yakınlık, görmeyi “görmek”le mümkün… Karanlıkta hikmet ışıkları çakabiliyorsan gurbet gömleği vuslat elbisesine dönüşüyordur…
Yalnız olan yalnızlıktır… Kainat sevgi hamurunda şefkatle yoğrulmuşsa küreler ve kalp birbirinden uzak değildir…Sonsuzluk soluklarımız kadar yakındır…
Kabuğunu kırmayan çekirdek çürümeye mahkumdur… Kalp kabuğunu kırmadıkça, dert yalnızlığında yokluklara yuvarlanacaktır…
Kabuk acı ile çatlar, sonrasında şefkat gövdesi sevgi dalları üzerinde hikmet meyveleri görünür… Böylesi bir ağaç olmak için acıya sabır, kedere kabullenmek gerekiyor…
Bir acı çekirdek yüzlerce tatlı meyveye “meyve” veriyor… Toprak altında yalnız olan çekirdek, göğün göğsüne sevgi ve şefkat nişanesi olarak asılıyor…
Acıların açtığı kapıdan sabırla yürüyen, ömür ağacında sonsuzluk meyvelerini yetiştiriyordur… Üzüntüler üzülmeye değmez… Hadi tevekkülle gül, o da gülsün…

06.09.2006
© 2006 karakalem.net, Hüseyin Eren

05 Eylül 2006

Her güne bir resim !:..

Noah Kalina isimli genç, 6 yılda her gün bir resmini çekmiş..Ve işte bu manzara meydana gelmiş !...


http://www.youtube.com/watch?v=6B26asyGKDo

04 Eylül 2006

Ve sonbahar gelir...


after the rain
Originally uploaded by AtillaSoylu.
Atilla Soylu'nun bu resmi, sonbaharın gelişinin en güzel tarifi belki..
Bir sonbahara daha eriyor ömrümüz, kim bilir kaç sonbahara daha erebilecek.. Bir yaprak düşüşüyle çok fazla şey tariflenir aslında..
Bir arınış mıdır yaprakların dökülmesi, bir kopuş ayrılış mı? Yoksa yaz bitiminin ve güz başlangıcının habercisi mi?..
Göçmen kuşlara bir işaret mi?..
Şimdi, bu yılın yeşil yapraklarının son demleri yaşanıyor..Artık sararacaklar yavaş yavaş ..Ve bir bir kopacaklar dallarından..
Her günün hayatımızdan kopuşu gibi, ağaçlardan yüzlerce yaprak düşecek..

Masalların sonunda düşen 3 kırmızı elma gibi,
Güz yaprakları düşecek başlarımıza :)


aşk-ı beka..
4 eylül 2006
(okulun ilk günü,
mutluyum ayrıca:)

02 Eylül 2006

Flash position test


Flash position test
Originally uploaded by Lord V.
Lord V'nin engin ve zengin fotoğraf arşivinin en son eserlerinden biri..Çok beğendim ve paylaşmak istedim...


fotoğraf: Lord V
kaynak. flickr.com

Şimşek,Korku ve Ümit



Gözleri semada yağmur bekleyen ekinler var..
Sevda var yağmurla yağan
Ümit var yağmurla gelen..
Şimşekler var , gök gürültüleri ve de..
Akımlar var yerden göğe ve gökten yere kadar..
Işıklar ışıltılar..
Ümitler ve korkular..
Rab şimşeği gönderir
ve gösterir kullarına
Bereket adına bir ümit,
felaket adına bir korkudur şimşekler..
Bu kez sıcak bir yazın ardından geldiler,
Eylülün ilk cumasında, bir akşam vakti..
Tesbih etti böylece gökyüzü, duyurdu nidasını..
Onu duyan yüreklerin Kimisi korkup sindi bir köşeye..
Kimi açtı gönlünü rahmete, tefekküre..
*
Bir zamanlar çok korkardım şimşeklerden ben de, neden mi?..
Ben 9 yaşındaydım.. Böyle şimşekler çakıyordu yine.. 9 yaşındaydım ve gök gürültüsünden hiç bu kadar korkmamıştım.
Mutlu yaz günlerindeydik. Onlarca meyve ağacının içinde, yemyeşil bahçemizde, sulama havuzumuzda vakit geçiriyorduk..
Sonra hava bulanmaya başladı, ardından karardı, karardı..
Tarifsiz bir rüzgar esmeye başladı..
Açık kalan pencereler çarpıyordu.. Pencereden dışarıyı izliyorduk, her şey bir o tarafa bir bu tarafa sallanıp duruyordu..Sonra bir çatırtı oldu, evin önündeki kocaman kayısı ağacı, ortadan ikiye ayrılmış, üst kısmı balkona düşmüştü.. Arka bahçedeki kayısı ağaçlarından bir ikisi de böylece kırılmışlardı..
Evin pencerelerinden biri rüzgardan içeri doğru uçmuş ve kırılmıştı, çok şükür kimseye bir zarar gelmemişti..
Hayatımda ilk kez bir fırtınaya şahit oluyordum..
Ve hayatımda ilk kez bir annenin evladından ayrılışına da rastladım o vakit..
Yağmur dinmiş, fırtına bitmişti.. Herkes derin bir nefes almıştı.. Kırılan dallara bakılıyordu bir taraftan..
Sonra bir feryat yükseldi..
Bir anne, 9 yaşındaki evladını bekaya uğurlamıştı..
Fırtınayla kopan teller, yola düşmüş ve fırtına dindiği için bir akrabalarında olan annesinin yanına gitmeye çalışan çocuğun ayağı tellere dolanmış, oracıkta elektrik çarpmasından vefat etmişti. Evinin tek çocuğu idi.. Benimle aynı yaştaydı..
Herkesi bir hüzün kaplamıştı..
Fırtına sonrası sessizlik, bir annenin yüreğinde bambaşka bir fırtına koparmıştı.
Bunun için belki, küçükken gök gürültülerinden çok korkardık.. Korkardık, çünkü fırtınayı anımsardık, bir felaketten Allah’a sığınırdık.. Şimşekler çakmaya başlayıp gök gürültüsü duyulunca evdeki bütün elektrikli aletleri kapatır, ablamla birbirimize sokulur dua eder, beklerdik..
“Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 24)
Bu ayeti bilmiyordum o vakit ..
Korku ve umut unsuru..
Bereketin yahut bir felaketin habercisi olabilecek şimşek çakmaları..
Hem öyle bir çakış ki, bir şimşeğin ürettiği elektrik, bütün Amerika kıtasının santrallerde üretebildiği elektrik miktarından fazla… Bir insana değdiği vakit yakabilecek güçte..
Şiddetli yağmurlarla gelen yıldırımlardan şimşeklerden ve gök gürültüsünden korkardık işte..
Bu korku, tedbire sevk ederdi bizi.. Korunmak isterdik kötülüklerden, sığınırdık Rabbimize..Küçük kalbimiz küt küt atardı..
Şimdilerde ise, gök gürültüsünün beni eskisi kadar korkutmadığını düşünüyorum.
Bunda, gök gürültüsünün bir tesbih olduğunu öğrenişimin payı mı, bir gök gürültüsünden sonra gelenlerin üstünden yıllar geçmiş olmasının mı, yoksa umut-korku dengemin “umut” tarafına doğru kaymış olmasının payı mı daha büyük bilmiyorum..
Korku ve umut unsuru..
Hayatından umut unsuru çıkarılmış olanların his dünyaları, korku ve tedirginlikle dolu oluyor..
Olabileceklerin en kötüsüne odaklanmış diken üstü ruhlar..
Ve korku unsuru çıkarılmış olanların da hayatına, rehavet ve vurdumduymazlık hakim olabiliyor..
Yine düşler, düşünceler gelip, “denge”de düğümleniyor…
“Rabbimizin azametinden korkup, rahmetinden ümit kesmemek”te..
*
Umut-korku unsuru,
çakarken şimşekler yine..
ve gök gürlerken,
boşalırken gökten yağmurlar,
ve yükselirken yerden dualar..
gelir gider elektrik akımları da
o alemden bu aleme..
alemler arası akış,
pozitiften negatife..
yüklenmiş yüklerimiz,
yağmurun yağıp da
ferahlatması gibi göğü,
ferahlar dilerim,
yerden göğe akışlarımızla,
yalvarış ve yakarışlarımızla…

02.09.2006
© 2006 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

22 Ağustos 2006

Emrenin misketleri:)


Emre's Marbles :)
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Yeğenlerimden Feyzanur, bizim küçükken oynadığımız "5 taş" oyununa merak salmışken, diğer yeğenim Emre (4), bu fotoğrafta görüldüğü gibi, minicik elleriyle misket oynamayı öğrendi :) Yaşına göre gayet başarılıydı..Hatta dedesinin miskete vuruşunu beğenmedi bile "boynuz kulağı geçer" misali..:)

Eski günlere gitmek ne güzel..Eskinin oyunları daha güzel...
Basit 3-5 adet misketin bile lüks olduğu günlerden, bugünün hiçbir şeyler hoşnut olmayan çocuklarına uzanan süreçte, hala bazı değerleri yitirmemek ne iyi.
Bunun için seviniyorum emrenin minicik ellerinde duran misketleri görünce :)
Bunun için, çelik-çomak, saklambaç, körebe, uzun atlama gibi doğal oyunlar oynamasını seviyorum çocukların.

Şimdi, safiyane, çöpten bebek yaptığımız üzerine bulduğumuz bez parçalarını iliştirdiğimiz günleri tebessümle hatırlıyorum..

Dolu dolu geçen bir çocukluğu, ağaçlarla, yıldızlarla hemhal olan güzel yılları diliyorum bugünün çocuklarına..



Fotoğraf: Aşk-ı Beka
Yer : Ankara
Tarih: Ağustos 2006

19 Ağustos 2006

Dolunaylı günlerden kalan


Dolunaylı günlerden kalan
Originally uploaded by aşk-ı beka.

Kayan Yıldızlar






ŞEHRİN GÜRÜLTÜLERİNDEN VE ışıklarından uzaktayım.. Gökyüzüyle baş başa..
Ağustosun bu sıcaklarında, gündüzleri evden çıkılmıyor. Topraktan insanın yüzüne sıcak vuruyor.. Ancak akşam vakitlerinde serinliyor hava.. Gece saat on bir olduğunda, bahçeden içeri girmek istemiyorum. Sırtımı hala soğumamış olan bahçe duvarına yaslıyor, gökyüzünü seyrediyorum. Dolunayı izliyorum.
Rabbim şu kavuran sıcakların ardından nasıl da serinletiyor her yeri.. Nasıl ferah oluyor geceleri gökyüzü.. Ne büyük bir nimet..

Böyle günlerden birinde, tarlaların arkasındaki tepelerde güneş batıyorken yine, yola çıkıyoruz..
Sağ yanını kıpkızıl bir gökyüzü süslüyor tarlanın ve ardından solda dolunay beliriyor.
Başka hiçbir şey yok hareketsiz gökyüzünde..
Tarlalar ve irili ufaklı tepeler ardında gülümseyen ay ile muhabbetimiz başlıyor böylece..
Ay, bir secde ayeti sanki.. İnsanın oracıkta secdeye kapanası geliyor..
Yüreğim ayın parlaklığına meftun.. Manzaramı perdeleyen tepeler araya girdiğinde yine nur damlasını görmek için heyecanlanıyorum.
Henüz hava tam kararmamış.. Henüz maviliğini kaybetmemiş gökyüzü, sarılığını kaybetmemiş tarlalar..
Kusurlardan münezzeh Rabbim, göğün en güzel yerine, ne kadar kusursuzca asmışsa bu ışık yansıtan topu, öyle de kusursuz yaratmış alemi..

*

Geçtiğimiz günlerde, dolunaylı bu gökyüzüne, yıldızlar yağdı gökbilimcilerin söylediğine göre.. Dünyamız bir kuyruklu yıldızın yörüngesine girdi.. Kuyruklu yıldızların beraberinde dönen meteorlar, atmosfere girip, gökyüzünü adeta bir şölene çevireceklerdi. Yıldızlar art arda kayacaktı.. Yani uzay boşluğunda dönen irili ufaklı taşlar, yanıp, ışık olacaktı..

Gökbilimcilerin dediği gibi, yıldızlar kaymaya başladı tek tek.
Hiçbiri incitmedi bir tek insanı bile.. Korundu dünyamız. Yörüngesi değiştirilmedi, ve yeri göğü alt üst edebilecek bir çarpışmadan kurtarıldık yine..

Gökyüzünde böylesi bir yağmur sürerken, bir yandan havai fişekler patlıyordu bulunduğum yerde. Patlayan fişekler, tozu dumana katıyordu.. Köpekler ve kediler sesten ürküp değişik sesler çıkarıyorlardı, birkaç bebek ağlaması da duyuluyordu..

Yıldızlar kayarken gökyüzünde, kayıp giden başka şeyler de oluyordu alemde..

Havai fişeklerin bomba gibi patlamasıyla, dünyanın başka başka yerlerinde patlayan bombalar geliyordu hatıra..
Minik yavruların gözlerinde kayan yıldızlar, ardı sıra..
Bu topraklarda, iki genç evlendiğinden fişekler patlıyordu gökyüzünde, korkutmuyordu ışıklar..
Ama savaşın olduğu yerlerde, bir yıldız düşünce yere.. Pek çoğu yetim kalıyordu yavruların..
Savaş, kaydırıyordu yıldızları..

Uzay boşluğundan atmosfere çarpan yıldızlar yok olup, ışık olup gidiyordu..
Ama insanların attığı taşları durduramıyordu barınaklar..

Bir tek dua edebiliyordu çaresiz gönüller, gözleri gökyüzünde:


“Ey evrendeki tehlikelere karşı dünyamızı sarıp kuşatan Rabbim..
Sen koru mazlumları.. Islah eyle zalimleri..
Koru bizi Rabbim.. Kaydırma, tut ruhlarımızı, ve kalplerimizi…”

19.08.2006


© 2006 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

18 Ağustos 2006

NAMAZ-1

Mustafa Ulusoy




DÜNYANIN İÇİNDESİN. Yarı çemberin içindesin. İçinde dünyaya küskünlük var . Yarı çemberin dışındasın. Asılı mı kaldın hayatta? Ya da sıkışık mı kaldın?


Sevinçli vahşi yüreğin ile günahkar yanmış yüreğinin derinliklerinden gelen bunaltı mı geriyor seni? Yoksa yoruldun mu? Bu gün yaşadıkların yordu. Anladım. Sadece bugün yaşadıkların değil. Sıkıntılı günlerden biriydi. Peki. Yok yok tam anlamadım. Bir daha söyler misin? Ruhunu sürgüne mi yolladın? Benliğini yüceltmenin sürgünündesin öyle mi? Azap verici bir gerilimin içindesin.


Konuşmak istemiyorsun. Gerginsin. Bunalımdasın. Ağlıyorsun. Yalnızsın. Kederlisin. Mutsuzsun. Kimse seni anlamıyor. Sen kimseyi anlamıyorsun. Kıyıda köşede kalmış gibisin. Durgunsun. Öfkelisin. Ne yapacağını bilmiyorsun. Ne yapmayacağını biliyorsun. Güçsüzsün. İçinde kötü şeyler olacak korkusu var. Kaygılısın. Heyacan basıyor. Tedirginlik bedenini uyuşturuyor.


Yabani sarılgan bir sarmaşığın hayat ipine sarılması gibi hem kendi benliğinin hem de kötücül benliklerin bencil arzuları ruhuna ve bedenine sarılmış hissediyorsun.


İçimi rahatlasan ise şu: Herşeye rağmen hayatını yeniden ele geçirmek istiyorsun. Farklı canlılık veren bir şeyin meydana gelmesini istiyorsun. Tıkanıp kalmışlığın biteceğine dair umudun sönmemesi ne güzel. Bu ölüm bile olsa.


Dayanmak istiyorsun. Dayanıyorsun. Zamanın akışı içinde yıpranmış ve gevşemiş varlığın aynı zamanda rüzgalarla bilenmiş kaya gibi seni güçlü kılıyor.


Bugün de mi aynı soruları sordun? Dur sen söyleme. Biliyorum o ünlü sorularını: Ben neye açım diye soruyorsun. Özlemini çektiğim nedir? Ben ne arıyorum? Neyi çok istiyorum? Neyi çok arzuluyorum?


Tam düşündüğün gibi. Kalbini çokluk yordu. Onun dışındaki herşey kalbine tutunmaya, kendine bir yer edinmeye çalışıyor. Kalbin dünyanın mahzeni gibi. Odanda fazla eşyalar her zaman seni boğar biliyorsun. Bu yüzden sık sık temizlikler yaparsın. Kalbindeki herşeyi de arkanda bırakmak ne güzel olurdu. Ama aynı anda hem kalmanın hem gitmenin bir yolu yoktur. Bir çok şeyi nasıl bırakabilirsin arkanda? Kalbinin kapılarını açıp içindekilerin dışarı uçmasını nasıl başarabilirsin? Bunun için geceler uykusuz mu kalmalı, yemeden içmeden mi kesilmeli, bırakıp gitmeli mi?


Önce tek başına olma görevini üstlenmek istemelisin. Hani konuşmuştuk ya. İnsan kendi kendine, kendi için uyanık olmalı bu zamanda. Senin için uyanık olan insanların devri geçti artık. Onun için bir hayatı yaşamak için tek başınasın.


Yalnız başına ölmeden önce yalnız başına varolmalısın. Kendi tekliğini hissetmeden Onun tekliğine varamayacağını biliyorsun değil mi? Hemfikir olmamıza sevindim.


Herşeyi arkanda bırakmak ve tekbaşınalığı yaşamanın bir yolu olmalı . Kalbin ancak çokluktan kurtulunca serinliyor. Kalbin o zaman karmaşadan kurtulup bir düzene giriyor.


Kalbini ne düzene sokacak?


96: 19 Secde et ve yaklaş


Allahın bu sözü ruhuna nefes aldırıyor.


Secdeye varmalı diyorsun. Her secde Ondan başka her varlığı arkanda bırakmak değil mi? Bütün çoklar geride. Önünde teklik var. Önce kendinin tekliğı. Yalnız ölmeden önce yalnızca secdeye kapanmalısın. Başkasıyla birlikte secdeye kapansan da her secde yine de biriciktir.


Melekler kalbine dokunacak secdede. Yenilenme, yeniden hayat bulma secdede gerçekleşecek. Kalbinin önündeki varlıklar arkaya çekilecek. Sen ve O. İkiniz aranızda bir ilişki anı olacak. Sen ve O. O ve sen. Ne büyüleyici bir an olmalı. Tüm dünyaya bedel bir an olmalı bu. Tüm evren secdedeki tek bir anda yaşanan sen ve O ilişkisi bile edemiyor değil mi?


Bedenin, ruhun, duyguların ve benliğin secdede olacak birazdan. Duygularını rahat bırakacaksın ama. Bırakacaksın kalbin ne yaşayacaksa yaşayacak. Yakınlaşayım diye çabalamayacaksın . Kalbini yöneltmeye kalkmayacaksın. Secdede ne hissediyorum diye kendini yoklamayacaksın.


Bunu nasıl yapabilirim diye endişe mi duyuyorsun? Sen yapmayacaksın ki zaten. Kalbin yapacak. Sen Kalbinle oynama yeter. Tüm iradeni alnını secdeye koymak için toplayacaksın. Kalbinin yaklaşması için değil.


İnsan kalbini kurcalamamalı.


Günde kırk kere secde etmek demek, kırk kere Ona yaklaşmak demek. Bu fırsatı insan nasıl kaçırabilir?

http://1111.karakalem.net

16 Ağustos 2006

Sadık Yalsızuçanlar'dan e-kitap

Merhaba,

Kitap severler için, Sadık Yalsızuçanların, internetteki ilk flash formatında hazırlanmış e-kitap olma özelliği taşıyan "HİÇ" adlı kitabını aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz !..


http://www.zarifce.com/ekitap/kitaplar/hic.swf


Kaynak: http://www.sadikyalsizucanlar.com

Vazifeyi eda etmek...


isbasinda
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Allah'ım ne büyüksün !..dedirten bu kare beni hayrete düşürdü..
bir çıktısını alıp önüme koydum..
iştiyakla işini yapan şu arıyı seyretmek..
hem de bizler işlerimizde bu kadar gayretli değil iken..

çalış ey sevgili arı
çalışmanın mahsulü baldır..
daldır en güzel tefekkürlere sana bakan gözleri !...

fotoğraf: Aşk-ı beka
yer: Mucur
tarih: Ağustos 2006

01 Ağustos 2006

Uçurtmamız işte :)


Uçurtmamız işte :)
Originally uploaded by aşk-ı beka.
öyle çok yükseldi ki!

Neylerimiz


Neylerimiz
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Mehmet amcanın bir günde öğrendiği ney ustalığı ve neylerimiz :)

Günbatımı


Günbatımı
Originally uploaded by aşk-ı beka.
işte böyle batıyor gün Eğerce Sahili'nde

Sun and the beach


Sun and the beach
Originally uploaded by aşk-ı beka.
30.07.06
30 derece
18.58

Otobüsteyim..
Gün batıyor yine, yeniden, yeni bir yüzle..Güneş batıyor, ben Loreena McKennitt'ten "Rising Sun" parçasını dinliyorum..Aşina ve hayranım gün batımlarına..
Defterime tarih atarken 30.07.06 yazıyorum zorlanarak..Kısa gibi görünen hayatın aslında bereketli kullanıldığında ne denli uzun olabileceğini anımsıyorum.
07-06 ile 07-07 arasına neler sığacak, bu kadar daha ömür takdir edilmiş mi bilmiyoruz..Bilmemek..Ne iyi bilmemek ölümün ne zaman geleceğini.
Bursa'dan dönüyorum..Ayın 7sinde ayrıldığım evime dönüş yolu..
Seyr-i Keyf-i İstanbul sonrası bir pazar geldim Bursa'ya ve bir pazar daha oldu, işte dönüyorum.
Akşam canımın içi dostum ve nişanlısı karşılamıştı beni terminalde..Oradan Özdilek'te birer tatlı ardından tatlı sohbetler..Sonra evde ailece akşam yemeği keyfi..Ve sabah namazına değin oturmak dostumla..Ezanla birlikte ettiğimiz dualar..
Ertesi gün Samanlı'da meyveler koparmak dalından ve güller dermek..
Uludağ İnkaya'da tarihi çınarın herbiri büyük birer ağaç eden dalları altında oturmak..Bu büyük çınar ile tefekkür etmek, hayretler içinde kalmak..
İnkaya'dan inip, evde başlayacağımız muhabbete yine sabah namazına kadar devam etmek..
Ve bir gün daha; önce Mudanya yolunda, geniş bir panaroması olan KahveBeyaz'da içilen çaylarımız..Mudanya sahilinde serinleten yürüyüşümüz..vee , canım dostumun Saklı Bahçe'sinde bulunmak..
Sahilde uçurtma uçurmak ve uçurtmanın görünür engelleri aşıp uçarak verdiği ders bize..
Kaybettiklerine uçurtmayı uçurup elinden kaçırdığında sevinç çığlığı atabilecek bir çocuk saflığıyla karşılamak..
İpi koptuğunda çoook uzaklara uçan uçurtmayı bir tevafuk ile bulmak yeniden..
Suya yazamadığımız yazıları, sahile yazmak birlikte..Denizin üzerine düşen güneşi ve dahi ışıltıları izlemek..Dalgalardan kaçmak, dalgalara koşmak..Deniz kabuklarına dokunmak..
Ve gecesi ne müthiştir Eğerce'nin.. Terasta kurulu hamağa iki dost yanyana yürek yüreğe uzanmak, yıldızların binlercesini izlerken gözyaşlarına dur diyememek..
Ki o gözyaşları, Rabbin büyüklüğü ve kulun gafletine dairdir..
Ki bu yürekler doyamaz Rabbin sanatına, kudretine ve hatta dur diyemez yüreğine..
Yıldızları nağmelere ortak ederek söylenir şarkılar.:Dinlenir en güzel besteler..Gönülden yükselir dualar..
Gelir tefekkürler, hasbihaller..
Ney'imiz de eşlik eder gecemize ve ilk Eğerce açık hava konseri verilir böylece :) ve hatta canım dostumun babası, sabah ilk iş, bulabildiği kamışları toplamaya başlar ve ömründe ilk defa neyler yapar.
Bu ilk tecrübeler gayet başarılı olur ve artık elimizde 1 değil 8 neyimiz vardır..
Sonra dut ağaçları karşılar bizi..Canım dostum en yüksek dallara tırmanır ve dutların en güzellerini toplar..Kara dutlar ellerimizi kırmızıya boyar..Gece yine yıldızlar, yine seyr-i sefa-i sema başlar..
Burç burç yıldızlar vardır yine..Doyum olmaz böylesi bir dostun muhabbetine..
Bir gün daha geçer birlikte ve
Heykel'de bir dost bir dosta emanet eder dostunu..
Böylece başlar yeni bir hasret giderme..
Ağaköy'de..
Yorgunluğa, havanın sıcağına rağmen edilir sohbetler..Bursa'ya nazır bir yerde oturulur..
Şeftali ve armut tarlaları içinde yürüyüşlere çıkılır, gökte Hilal vardır üstelik..
Ulu Cami ve Kozahan'a uğranır..Uzun uzun tıbbiyeden bahsedilir, lise yılları anılır..
Ve işte bu günümün ortasında dostum Özgeyle, "nasip bir diğer buluşmaya, kimbilir, belki ağustosun sonu, belki de bir yıl sonraya" diyerek veda edilir..
Vedalar..
Terminalde veda ederken gözyaşlarını tutamayanlar vardı..
Zordur vedalar bilirim. Lakin dünyanın kendisi bir vedadır efendim..
Zor ama alışmalı bu duyguya..Bu duyguyu vuslat hayali ile olgunlaştırmaya..
İşte gün bitiyor..Güneş batıyor..
Gasparyan'dan melodiler dinliyorum..
Canım dostum Öznur'un benimle paylaştığı geniş arşivini temaşa ediyorum. Mutluyum..
Bitip veda ediyor işte Gün yine.. Ve vedalara alışıyor yüreğim..Yüreğim şunu diliyor:
Ucunda vuslat olmayan vedalar yaşatmasın Rabbim..
Veda ile başlayan cümleler vuslat ile bitsin.
Bitmesin güzellikler..Dinmesin güzele ve bekaya olan sevdamız, Aşk-ı Bekamız...
Beka alemi. Vuslatların en son durağı..
oraya hayr-ile iman ile ulaşmak nasip olsun..
Amin
Elfü Elfi Amin !..

30 Temmuz 2006

Sunset from İstanbul/Florya /Günbatımı

"There is a muscular energy in sunlight corresponding to the spiritual energy of wind."
- Annie Dillard


Günbatımının yeri bambaşkadır benim için !..Bu kare evvelki gün Florya sahlilnden fotoğrafa aktarıldı..Ben doyamadım seyretmeye en az 15 defa resmini çektim..:)
Rabbim her vakit ayrı nakışlarla süslüyor gökyüzünü..

Şimdi Bursa'da canım dostum Mavi Gülüm ile birlikteyim. Onun bilgisayarından ekledim bu resmi..
Henüz evimde değilim..

Sevgi ve muhabbetlerle !....

01 Temmuz 2006

Nur televizyonu

Aykut Tanrıkulu- 1111.karakalem.net


I.

HİÇ KENDİNİZİ TV’ de seyrettiniz mi?
Ben seyrettim.
Çok değişik ve ilginç bir duyguydu.
Yerel bir televizyonda konuşma yapmıştım.
Ve bu konuşmayı tekrar seyrediyordum.
Yaşantımdan alınmış küçük bir kesit,
Gerisin geri bana döndürülmüştü.

Bu olayı tüm hayatıma yayarak hâyâl ettiğimde ise,
Başkalarının bilmesini istemediğim sırlarım
Başta olmak üzere,
Ürktüğümü hatırlıyorum.
Her şeyim ile kayıt altına alınıyor olmak,
Rahatsız edici bir durumdu..

Aslında her ânımız,
Aynen ve naklen kaydediliyordu.
Düşüncelerimiz ve kalbimizden geçirdiğimiz
İncecik duygular da dahil olmak üzere..
Hiçbir ayrıntı atlanmadan..

Saniye saniye filme çekildiğinizi bir düşünün..
Kendinizle gurur duyduğunuz olaylarla karşılaşınca,
Seviniyordunuz.
Peki, hatırlamak bile istemediğiniz anılarınız canlanınca
Ne yapardınız?!.
Biri sizi gözetliyorsa,
Kendinize çeki düzen vermez miydiniz?

Ya doğduğumuz andan itibaren,
Bu kayıt işlemi başlatılmışsa?!.
Nasıl yaşamayı tercih ederdiniz acaba?

İnsanı düşünmeye sevk eden bir durumdu bu ..

II.

Peki, bu görüntüler nasıl oluşuyor?
Nasıl oluyor da bir hayatın bütün ayrıntıları,
En ince detaylarına kadar atlanmadan kaydedilebiliyor?
İşte, elektronikçi olan bir arkadaşımın teknik cevapları :
“Televizyonun içinde, geniş yüzeyine ekran dediğimiz bir tüp bulunuyor.
Bu tüpün içinde, neticede görüntüyü oluşturan bir gaz karışımı var.
Tüpün arka ucundaysa, on bin voltluk bir elektrik gücü toplanmış durumda.
Vericiden gönderilen radyo dalgaları, bu yüksek voltajı tüpün içindeki gaz karışımı üzerine sevk ediyor. Böylelikle gazın yapısında bulunan elektronlar, düzenli olarak ekrana doğru püskürtülüyor. Saniyede iki yüz elli defa tekrarlanan bu ardışık işlemin neticesinde, ekranda görüntüler oluşuyor. Her püskürtme sonucu, elektronlar tam bir âhenk içinde birbirleriyle kümeleşerek ekranı şekillendiriyorlar.”

Demek, televizyonda seyrettiğim görüntüleri
Elektronlar şekillendiriyordu.
Meselâ, ekranda görünen elim ve elimde tuttuğum bardak,
Elektron kümelerinden ibaretti!.
Hattâ elimdeki bardağın yere düşerek kırılması olayı bile!.
Fiil ve hareketlerime kadar olan “her şey”,
Elektron taneciklerinin
Ekrana püskürtülmesinden başka bir şey değildi.
Ekranda sadece benim “niyetim” kendime aitti.
Diğer her şey,
Tüpün arkasındaki yüksek voltajın
Tv’ ye gelen dalgalarla yaptığı uyumlu titreşimlerin bir sonucuydu.
Öyle ki,
Bütün hareketlerim,
Fiillerim...ne kadar benim dediğim tavırlarım varsa,
Her biri hareketsiz karelerden meydana gelen bu görüntülerin
Ekrana uyum içinde gelip-gitmesiyle oluşuyorlardı.
Her saniye,
Yüzlerce defa yazılan ve bozulan bu karelerin
Ardışık olarak ekrana akması sonucundaysa,
Tv’ de ben görünüyordum.
Sonuçta bana ait olan her ne varsa,
Elektronların yaptığı nafiz reaksiyonların bir neticesiydi.
Sadece ve sadece “niyetim” kendime aitti.
Nasıl istiyorsam,
Öylece şekilleniveriyorlardı.
Ben istiyordum ve onlar da bu isteğime hemen tercüman oluyorlardı.
Fiillerimle birlikte ben de ekranda
Binlerce defa gidip-gidip geliyordum.
Öyleyse;
İstemenin dışında,
En basit hareketime bile,
En küçük bir tasarrufum bulunmuyordu.
Yaşantımızdan alınmış olan kesitlerin,
Aynen ve naklen,
Gerisin geri bize çevrilmesinin mekanik işleyişi kısaca buydu..

III.

Özetlemek gerekirse;
Ha ekranda kendinizi seyretmişsiniz,
Ha insanlar sizi,
İçinde bulunduğumuz şu “kainat televizyonunda” seyretmişler,
Oluşan görüntüler ve fiiller açısından farklı olan ne ki?!.
Biri diğerinin gölgesinden başka bir şey değil ki..
Farz edelim;
Ekranda gördüklerimiz “hayatımız”,
Tüpün ekranı “evrenimiz”,
Tüpün arka uç kısmı “müteâl boyut”, ( 1 )
Elektrik,
Hükmü istisnasız her şeye geçen “Kudret-i ezeliye ve ebediye”, ( 2 )
Radyo dalgaları “levh-i mahfuz”, ( 3 )
Elektronlar “esir maddesi”, ( 4 )
Elektronların her an ekrana geliş-gidişleri ise,
Her an yaratılışımız..
İçinde hepimizin ve her şeyin olduğu,
Bu muazzam ve çok boyutlu ekrana
Nur Televizyonu desek,
Sanırım yanılmış olmayız. ( 5 )











D İ P N O T L A R :



Müteâl âlem: Kavranamayan, yüce ve üst âlem. Arş- ı âzam..


Kudret-i ezeliye ve ebediye: Başlangıcı olmayan ve sonu da gelmeyen, her yeri kaplayan kudret ve güç. Kudretullah..


Levh- i mahfûz: Her şeyin hayatının indi İlahide yazılması. İlâhi ilmin bir unvanı..


Esir maddesi: Bütün evrende bulunan, her tarafı kaplamış olan lâtif cisim. Elektrik, ışık ve ısının yayılmasına vasıtalık eden madde. Entropi..


“Oysa sizi de, eylediğiniz fiilleri de Allah yaratmıştır..”
Es-saffat suresi : 96


“Hareket eden hiçbir şey yoktur ki, onun tasarrufu ve idaresi O’nun elinde olmasın..”

Hud suresi :56


“Ey resulüm..düşmanlarının gözlerine bir avuç toprak attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı..”

El-enfal suresi : 17

Aykut Tanrıkulu
02.07.2006