Sometimes it takes more than medication....
04 Ağustos 2009
03 Ağustos 2009
Elif Şafak/AŞK
“Kainatın da tıpkı bizim gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var. Seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim. Her bir insanı Yaradan’ın emaneti saklı bir cevher addedip, anlattıklarına kulak verdim.”..diyor Elif ŞafakRoman karakteri “Aziz”in kaleminden..
AŞK kitabı, Mevlana’nın Şems-i Tebrizi ile buluşmasından, değişimine, dönüşümüne ve sonrasına kadar pek çok şeyi eksen alarak, ilahi Aşk merkezli bir eksende, beşeri aşkı da es geçmeyerek dönüp duruyor semazen gibi..
2008 ile 1200’lü yıllar arasında zikzak çizerek gelip giden kelimeler, cümleler, kurgular bir bütün olarak düşünüldüğünde oldukça yerine oturmuş. Ancak, menkıbe dinlemeye alışkın bir kulak için çokça tekrardan oluşan, bilindik öyküleri bir kronolojik sırada sunan, ve Şems-i Tebrizi’nin adıyla yazılmış kuralları bir bir sıralayan cümleler gözlerinizin sayfadan sayfaya sıçramasına ve dikkat dağınıklığına neden olabiliyor.
Bir de Kırk Kural’ın “gerçek” bir kişiye atfedilmiş “kurgu” sözler olması hasebiyle Şems-i Tebrizi yerine romandaki kahraman Aziz Z. Zahara’ya atfedilmesi daha uygun olabilirdi.
Bunun dışında çok güzel cümleler kurulmuş kitapta, özlü sözler. Hatta bazen o kadar peş peşe geliyorlar ki, birini özümsemeden diğeriyle karşılaşıyorsunuz.
İlk 200 sayfada kitabı okurken sıkılmışken, sonraki 200 küsur sayfada Mevlana ile Şems arasındaki bağlantıyı bu kadar sade bir dille ve anlaşılır biçimde anlattığı için memnun kaldım. Mevlana’nın kabuğundan çıkmamış bir alimken tanıştığı Şems-i Tebrizi’nin kendisini nasıl değiştirip dönüştürdüğünü ve Mesnevi’nin nasıl “yazdırıldığı”nı gerçekten güzel bir üslupla anlatmıştı. Nasıl evrensel bir görüşe sahip olup tüm canlara kucak açacak bir hale geldiğini..
Lakin şuraya değinmeden geçemeyeceğim, post-modern bu romanın, 2008’de Amerikalı bir bayanın hayatından dem vuran bölümlerini yani Boston bölümlerini çıkardığımızda, geniş kitlelerin burun kıvıracağı bir “dini” esere dönüşebilecekken sadece sunumun değiştirilip böyle bir kurguya oturtulması ve böylesi bir tanıtımla şu anda 200 bini aşkın satması ilginç geliyor bana. İlginç ve bir o kadar sevindirici. Çünkü bugün, dini bir vecize duyduğunda yüzünü çeviren okuyucu kitleleri, yüzyıllardır dile ve gönle düşmüş hakikat nağmelerinden birkaç cümle olsun duymuş olacaklar. Gerçi yine de magazinperver toplumumuz bu kitaptaki onlarca hakikatli söz dururken, kitap hakkında ilk ve öncelikli olarak “Mevlana hemcinsine mi ilgi duyuyordu” gibi anlamsız, yersiz ve asla yakıştırılamayacak bir konuyu cımbızla çekip bu minvalde tartışmalar çıkarmaktan da geri durmuyordu. Sufi kaynaklı bir eserin totalinden edinilen sonuç bu muydu?..Bu kadar aşağı ve basit olabilir miydi?..Bu konuda Elif Şafak da kitapta önlemini almış aslında, Şems-i Tebrizi’nin dilinden “Babanla aramızdaki bağın derinliğini anlayamayanlara söyle, önce kendi zihinlerindeki kiri pası temizlesinler!” diye bir bölümde uzun bir açıklama koymuş..Ama demek ki bazıları kitabı sadece popüler diye, D&R’ın vitrininin yarısını kaplamış diye, ortamlarda herkes bu kitabı konuşuyor diye okuyor/okumuyor olmalı ki, rikkatlerini bu noktaya verememişler.
“Her kelam, her kulağa uymazmış”.. diyor yazar kitabında. Ne de güzel söylüyor. Bu kitaptaki her cümle de her kulağa uymamış olabilir, tabii benim de..
Ama şu bir gerçek ki, AŞK büyük kitlelere hitap edebilecek denli akıcı ve sade bir dille yazılmış, üzerinde emek harcanmış, Sufi öğretilerini değiştirmeden/yontmadan sunmuş ve uzun süre en çok okunanlar arasında kalmayı hak edecek bir kitap bana göre...
23 Temmuz 2009
Oh ve of arası bir plato
Bazen hafif bir esinti..
Bazen terden ıslanan yüzüm..
Bazen soğuyan terime esen rüzgar..
Rüzgar, bir hastanenin polikliniğindeki doktor masasına attı beni..
Her gün yeni hastalarla ve eski hastaların kontrolleriyle ilgileniyorum..
Bazen üst üste bir çok hasta geliyor,Bazen durgun oluyor poliklinik..
Bazen gözlerimi kaldıramadan mırıl mırıl söylüyorum tahlil sonuçlarını,
Bazen gözlerimi hastanın gözlerinin taa içine uzatarak, sevinçle, ferah bir şekilde..
Kimi hasta bir "oh" çekerken, kimi de "off, of.." diyor..
"Oh.."lar ile "Off.."lar arasında bir yerde, bir elçi, bir hizmetkar, bir bekçi, bir hatırlatıcı niteliği görüyor doktor..
Şimdilerde rüzgar "Oh ve of arası bir plato" da esiyor benim için, ılık ılık...
..AŞK..

dedi sevgili UÇURTMA! Nazan Bekiroğlu'nun Cam Irmağı Taş Gemi isimli kitabından alıntı yaptığımız yazıya..
teşekkürler UÇURTMA!
10 Haziran 2009
Gözyaşlarını Sevmek
Gitmek istemeyen baharla, gelmek isteyen yazın paylaşamadığı rüzgarlar bugün olabildiğince dağıtıyordu bu mis gibi kokuları…
Bir de sapsarı bir dolunay vardı, henüz binalar arasından ayrılıp göğe yükselmemiş..
Dolunay burcu burcu hanımeli kokuyordu bugün..
Güneş tüm hararetiyle yanarken, uzaklardan kara bir bulut geliyor, birkaç damla yağmuru serpiştirip yeni açmış güllerin üzerine, geri gidiyordu.. Etraf serinliyor, çiçekler ışıldıyor ve sanki ferahlıyordu.. Gök ağlıyordu sanki ve bu hüzne güller, hanımelleri, menekşeler, leylaklar katılıyor da onlar da yapraklarının kenarından sarkıttıkları birer damla yaş ile katılıyorlardı…
Ağlamak, sessiz sedasız olduğunda nasıl ferahlatıyor, nasıl bir lütuf oluyordu.
Ağlamak, hüznün, bazen çaresizliğin, bazen muhtaçlığın, bazen hüsranın taşıp gözlerden akmasıyla aslında insanoğlunun acizliğinin bir tecellisi, bir resmi oluyordu..
Ağlıyordu insan..
Elinden bir şey gelmediğinde, çaresiz kaldığında, kalbinde bir sızı duyduğunda, incindiğinde, canı yandığında, merhamet duyguları kabardığında..
Ağlıyordu insan..
Ne çok ağlayan insan gördüm.. Ne çok incinen ruh.. Ne çok yorgun beden..
Ama ben, bu gözyaşlarını sevdim.. Çünkü benliğin eridiğini gördüm gözyaşlarında..
Çaresizlik ifadesiyle yücelen yüce ruhlar tanıdım..
Bencillik yoktu gözyaşlarında, kibir yoktu..Sadece usul usul akan bir ruh vardı..
Hiç ağlamayan, kalbi burkulmayan, ağlamaya ihtiyaç hissetmeyen katı kalplerdense, acizliği yaşayıp hüzünlenen ve aslında ağlayarak Rahmet’e kalbini açanları sevdim.
Başka bir branş var mıdır acaba bu kadar gözyaşına şahit olan?..
Yoksa doktorlar mıdır insanların en gizli acılarına ortak olan?...
Uzun tedavi süreci sonrası taburculuğunda ağlayan, aylar sonra kontrole geldiğinde hislenip ağlayan, bazen kimsesizliğinden, bazen yoksulluğundan ama hep “çaresizlikten” ağlayan insanlar..
İşte zahirde çok büyük üzüntünün müsebbibi olacak bu manzaraları, sürekli gülüp oynayan ve kendini hiç çaresiz hissetmeyen daha büyük insan topluluklarıyla kıyasladığımda, kalbime daha yakın, daha munis, daha aziz ve daha kıymetli görünüyor.
Çünkü tüm donanımlara, tüm nimetlere sahip bir şekilde yaşayıp tüketen insanların pek çoğu belki ihtiyaç duymayı ve nimeti vereni bilmiyor.. Nimeti Veren’e yönelip ondan gözyaşlarıyla bir şey istemiyor..Her şey zaten avuçlarında, öyle hissediyor..Sanki dünyaya hükmedebilir, kendini öyle güçlü sanıyor..
Oysa ne kadar güçsüz ve acizdir insan..Aldığı havadan, içtiği bir damla suya kadar nasıl da muhtaç… Hayal yetisinden hafızaya, konuşmadan işitmeye kadar bunca kabiliyete nasıl da ihtiyacı var.. İhtiyacı var, ama farkında değil, çünkü eksikliğini hissetmemiş henüz..
İşte şahit olduğum nice gözyaşı, hep kainatın gerçek Sahibi’ne iltica edilecek bir dua ile sonuçlanıyordu..Bir şeyler noksandı, ve Noksansız olandan talep edilecekti..
Acizdi, Aciz Olmayan’a yönelecekti o noktada insan..
İşte gözyaşı sessiz sedasız ve şekvasız aktığında bu nedenle pek kıymetli, pek güzeldi..
Hisseden, samimi bir kalbin işaretiydi..
Bunun için artık gözyaşlarını seviyorum..Artık gözyaşlarını akıtan hastalar gördüğümde, “sabır” diyorum..”Sabır, geçecek, sadece birazcık sabır”….
Evet, kolay değil sabretmek bazen, biliyorum..Ama zahmette rahmet var ve Cennette yüksek makamlara erişmek kolay olmasa gerek..Bu nedenle belki ahiretteki mekanı yüce olacak kimselere daha çok gözyaşı ve daha çok sabretme imkanı sunuluyor kim bilir..
Akan gözyaşları ve gözyaşlarına karışık dualar kim bilir sonsuzlukta nasıl bir hal alacak ve nasıl bir güzelliğe götürecek bir gün sahiplerini…
İşte bu yüzden,
Artık, gözyaşlarını ve gözü yaşlı olanları seviyorum..
© 2009 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya
17 Mayıs 2009
Giderken Bana Bir Şeyler Söyle

Ne aşkın peşindeydi insan, ne de öykünün. Kalıcı bir öykünün, sonsuza dek sürecek bir öykünün, mezar taşlarının altında kalmayacak bir öykünün peşindeydi. Unutulmayı, hele sonsuz unutulmayı hayal etmek bile tir tir titremesine, alnında soğuk terler dökmesine yetiyordu.
***
İyi şeyleri kendimize mal edip, bunlardan narsistik haz almak ama kötü görünen olayları Yaratıcı’ya mal edip sorumluluklarımızdan kaçınmak adil bir tutum gibi gelmiyor bana..
***
Kendini neden sımsıkı tutuyorsun, neden bırakmıyorsun? Elin bile uzun süre sıksan ağrır, güçsüzleşir. Yıllarca sıkı sıkıya tuttun duygularını. ….
***
Temel bir şartı vardı Yaratıcı’nın. Yanlış eyleminizin yanlış olduğunu ifade edin, pişmanlık duyun. Ve güzel eylemlerde bulunun.
Ve daha nice altını çizdiğim satır Mustafa Ulusoy’un son kitabından.
Mutlaka her iki kitap da tecrübe edilmeli diye düşünüyorum.
08 Mayıs 2009
Dumanı üzerinde, ölümün üzerinde …
Bir sigara düştü yere, dumanı üzerinde, gri beton yere..
Bir doktor gördü bunu ve üzüntüyle baktı sigarayı arabasının camından atan gence..
Az evvel hastane binasından çıkmış az evvel, akciğer kanseri bir hastasını yitirmişti..
Akciğerde kalmamış bir kanserdi bu..Beyin, kemikler ve neredeyse tüm vücuda yayılmıştı.
“Çok çalışkan bir adamdı” dedi karısı ve ekledi “bir de sigara içmeseydi”…
Henüz vefat gerçekleşmemişti bu diyalog kurulduğunda.
Ancak ölüm kendini hissettirmeye başlamıştı..
Ve bu diyalogdan iki saat sonra, hasta son nefesini verdi..Akciğerinden hırıltılı seslerdi en son duyduğu doktorun..
Doktor, henüz soğumamış bedenine dokundu, boyundaki ana atardamarda tık yoktu..
Bileğine baktı, evet, artık kalbi atmıyordu..EKG cihazı düz çizgi çiziyordu..
Üzülmedi doktor, üzülmedi yakınları..
Belki çok çekmemesi, makinelere mahkum olmaması bir nebze yatıştırmıştı herkesi..
Ya da ölüm yakışmıştı bu hastalığa..Ya da bu hastalığa ölümden başka yakıştırılacak bir şey bulunamamıştı..
Ama sigara, genç adamın arabasının camından attığı ve doktorun ayaklarının önüne düşen dumanı üzerinde sigara gitmiyordu gözlerinin önünden..
İnsanların neden sigara içtiğini hala ama hala çözememişti..Ölümün üzerini kaplayan bu gri dumanla nasıl kendilerini öldürebiliyorlardı bilmeden böylesine…Bir de yakınlarını tabii…
Düşündü içten içten doktor..Yıllardır ölen hastayla birlikte aynı odada o sigara dumanını çeken yaşlı teyzeyi, teyzeye “sen de akciğerlerini sık sık kontrol ettirmelisin” dediğini ve babasının ölüsünü görmek isteyip istemediğini soran hastabakıcıya, “gerek yok, topla gitsin” diyen oğlunu, ölümün nasıl ilk defa içini acıtmadığını belki doğal karşıladığını bu kez..Düşündü…Çok tanımadığı bir hastaydı, henüz yataklı servise yeni yatırılmıştı ve ölüm hızlı gelmişti bu kez..Uzun dönem hastanede yatan hastalarıyla arasında farklı bir bağ kurulurdu..Ancak bu hastayı henüz tanıyamamıştı bile..
Hasta kötüleşmeye başladığında, eşini odaya çağırıp, usulca “her an her şeye hazırlıklı olmalıyız” demişti ve öylesine metin bir şekilde nasıl söylediğine sonra kendisi de şaşırmıştı..
“Ölüm haktır, ve bir gün bir şekilde gelecek..Burada, ya da evinizde, bir gün gerçekleşecekti ve muhtemelen şimdi gerçekleşmek üzere..Üzülmeyin, kanser zaten tüm bedenine yayılmıştı, yani bedeni artık dünyadan ayrılmak isteyen ruhunu taşıyamayacaktı..” manasında bir şeyler söylemişti..
Vefat gerçekleştikten sonra da, “Çekmeden ve çektirmeden gitti teyzeciğim. …Aylarca yıllarca makinelere bağlı bir şekilde yaşaması hiç kimse için kolay olmayacaktı..Ne mutlu ki çok acı çekmeden gitti…” gibi bir şeyler..
Merdivenlerden inerken, yan yataktaki hastanın munis yüzlü eşini gördü..
Elinde küçük bir Kuran, pencereden aşağıdaki ölen hastanın yakınlarına bakarak, mırıl mırıl dua ediyordu..
Nasıl bir hissiyat içindeydi kim bilir. Belki kendi eşini düşünüyordu, bir yandan da ona dua ediyordu..Çünkü yan yataktan giden can, bir gün diğer bir yataktan da gidecekti elbet..
Bahar serinliği esti..
Düşünceler de mor yapraklar gibi savrulup gitti..
Mor yapraklı sarmaşık biraz daha büyümüş ve etrafa biraz daha yaprakları saçılmıştı..
Henüz ölmemiş olanlar için, büyüleyici bir gök, çiçeklerin rahatlatan kokusu, yaprakların taze yeşilliği vardı hastanenin dışında..
Doktor derin bir nefes aldı..Bir kaç çiçek yaprağını aldı eline..Dalda asılı olanların resmini çekti ve yere düşenlerin de…
Ve hayat, her şeye rağmen, her şeyle birlikte devam etti..
Doktor da çiçekli sarmaşığın altında biraz daha vakit geçirip evine gitti..
07 Mayıs 2009
Kıştan Bahara, Kusurdan Kusursuza…
BİR BELDEYE taşınmak, bir beldeyi tanımak bir kış mevsiminde..Havanın kapalı, ağaçların çıplak olduğu bir dönemde..Soğuk, sessiz ve ıssız günlerde..Nasıl da bir tedirginlik oluşturur insanın kalbinde..
Toprak, bağrında taşıdığı tohumları sımsıkı tutmakta ve hiç renk vermemektedir.
Göğün griliği, maviyi zapt etmiş göstermemekte ve börtü böcek, çekildikleri kabuklarında beklemektedir..
Birkaç ay geçer böylece…
Ve bahar gelir usulca…Önce minik minik yapraklarla ve pembe-beyaz çiçeklerle..
Her gün geçtiğiniz soğuk ve karanlık yol, yeşil bir örtüye bürünür sonra..
Kışta ölü gibi görünen ağaç dallarının ne kadar yükseğe uzandığını, yemyeşil yapraklar büyüyünce anlarsınız..Bir çalılığa benzeyen sarmaşık dallarının pembe-mor çiçeklerden oluştuğunu görünce hayret edersiniz..
Ve toprağın sonunda salıverdiği menekşeleri fark edersiniz renk renk..
Güneş artık daha sık uğramaya başlamıştır bu beldeye. Mavi saklandığı yerden çıkar, yer gök rengarenk bir şölen havasına bürünür adeta..
Oysa buralar griydi,
soğuktu,
sessizdi,
renksizdi,
ıssızdı ilk tanıştığınız zaman…
Şimdiyse nasıl değiş(tiril)di !....
devamı: http://www.karakalem.net/?article=3629
19 Nisan 2009

12 Nisan 2009
bahardalı...
öyle ince ayarlar yapmalı ki bu ince sanatı gösterebilsin objektif..
öyle güzel yaratılmış ki..
ne güzel, yine tüm renkleriyle geldi bahar :)
fotoğraf: aşk-ı beka
dikmen vadisi ankara
12 nisan 2009
08 Nisan 2009
Do you ever notice the little things, the small moments, the details in life?
Do you ever notice the little things, the small moments, the details in life?
Originally uploaded by ~ielle
Bugün etrafa çok yüzeysel bakmaya başladığımı fark ettim ve bir müddet ayrıntıcılık oynamaya karar verdim :) Hastanedeki lavabonun musluğu damlatıyordu ve damlanın biriktiği yerde ve düştüğü yerde pas lekeleri vardı mesela..
Bir de içtiğim koyu çay dilimde garip bir his bırakıyordu..
Genç bir arkadaşımın perçeminde ak düşmüş bir saç vardı...
Ne dersiniz oynayalım mı bu oyunu bir süre..
Sizin etrafta fark ettiğiniz ayrıntılar neler?..
Bu ayrıntılar sizi mutlu mu edecek mutsuz mu ya da düşündürecek mi?...
Yorumlarınızı bekliyorum
31 Mart 2009
KeLiMeLeR

Beynimizin kabuğu nispetindeki “korteks”te[1] biriken biriken biriken o binlerce kelime, nasıl oluyor da birbiriyle ilintili yollardan akıp gidiyor, birbirini buluyor, birbiriyle kaynaşıyor ama karışmıyor.. Bu, acı ve tatlı suların birbirine karışmadan akıp gitmesini sağlayan yüce Yaratıcı’nın yüce bir takdiri…Korteksimize yüklediği nice yetenek..Ama en derini, en olağanüstü olanı ve en şaşırtıcısı da kelimelerde saklı olmalı..
Hangi kelime ne zaman yüklem, ne zaman tümleç, ne zaman özne olacağını hiç düşünmeden motor kortekse gidip, kaslarla bir ses şeklinde dışarı çıkıyorken, bazen de işte şimdi olduğu gibi el kaslarını koordine eden korteks tarafından yazı olarak dökülüyor..
Beyinde birbiri arasında bağlantı olan bölümler vardır…Ufacık bir tümör ile bu yollardan biri kesilse, abuk subuk sözler çıkmaya başlar dudaklardan…Ya da azıcık bir iskemi olsa, dizartri [2]gibi kekelemeler olur, logore[3] gibi kelime kusmaları olur…Bazen sadece motor korteks haraplanır da, kelimeleri mantıklı bir şekilde bir araya getiren beyin bölgesi sağlam olmasına rağmen, doğru içerik yanlış söz parçalarına dönüşür ve laf salatasından başka bir şey olmaz..
Ne büyük mucize tüm yolakların düzenli bir şekilde çalışıyor olması ve milisaniyelerden de küçük zaman dilimlerinde tüm bu motorsal sinirsel işlemlerin gerçekleştirilmesi..
Ah kelimeler, şimdilerde yalınlaştırdığım, yalnızlaştırdığım kelimelerim..
Gün be gün nice dimağdan eksilen kelimeler..
Eksilen hisler ve düşünceler..
Çünkü ne çok hissediyorsa ve ne çok düşünüyorsa insan, o kadar çok kelimeyi geçirir korteks yolaklarından..
Düzgünce, ahenklice, nazikçe, edeplice… Sadece korteksi değil, süperegosu[4] da sağlam olan insanların ancak böyle olabilir kelimeleri… Edepten kuşatılmış bir tatlı sınır ile, sevgiyle kuşatılmış renkli öğeler ile, bilgiyle aydınlanmış bir dimağın akıllıca tavırları ile bezenmiş kelimeler..
Kelimeler ki, sahibinin dağarcığının, geçmişinin, kalbinin izlerini taşıyan, onları geleceğe taşıyan, ve yazıldığında onları unutulmaz kılan kelimeler..
[1] Korteks (cortex): Beynin en önemli fonksiyonlarının bulunduğu beyin bölgesi, bilinçle yapılan hareketlerin ve düşüncelerin kontrol edildiği bölgesi
[2] Dizartri: Tıpta beyincik hasarının neden olduğu peltek konuşma, kelimeleri tam olarak çıkaramama
[3] Logore: Aşırı ve hızlı hızlı konuşma, söz ishali
[4] Süperego: Süperego, ego ve id'i kontrol eden karakter bölümü. id isteğin hemen olmasını ister, ego gerekli şartların yerine getirildiğinde o isteğe ulaşılacığını belirtir, süperego ise hem id'i hem egoyu belli bir süre idare ederek, yapılacak davranışın toplumsal şartlara, ahlak vs. gibi şeylere uygunluğu belirler, ona göre hareket sağlanır.
26 Mart 2009
....
Yağmur taneleri, gün ışığında ışıl ışıl iner yere..Değdiği her yeri de ışıldatırlar..
Bugün öyle bir gündü işte..
Tıpkı ölüm ve yaşamın barışması gibi, yağmur da güneşle barışmış ve başını göğe yöneltebilecek kadar sıkıntısız, ferah olan insanlar için bir bahar şenliği oluşturmuştu..Ama bazıları için değil..
Ölü gibi görünen ağaçların canlandırıldığı bugünlerde, birileri de hayat sınavını tamamlayıp, hepimizin çıkacağı yolculuğa çıkıyorlardı..
Ayrılık elim ya, sevdikleri için bahar; kış, gün; gece oluyordu..
Ne mevsim, ne gün ve ne de güneş ilgilendiriyordu onları...
İşte bugün, 36 yaşında bir hastanın yakınları, bahardan, yağmurdan, güneşten bihaber koşturuyorlardı..
Ne var ki bazılarının dünyadan ayrılışı ansızın olurken, bazıları da dikenli bir tele takılmış bir örtüyü söküp alır gibi acıtarak gidiyor buralardan..
Ama ölüm, acıları sonlandıran bir kurtuluş oluyor bazen..
Öyle acılar var ki şahit olduğum, bazen içimden Allah acılarından kurtarsın ve ölümü ona kurtuluş etsin diyorum..
Hangi zaman, hangimizin ne şekilde bir ölümle karşılaşacağımız sadece Yaratan'ın bilgisinde.
Bugün sabah bir kabus görmüştüm..Arabamızı haydutlar durduruyor ve elinde bıçak olan bir tanesi beni kovalıyordu...Koştum koştum koştum....uyandım...hala kalbim hızla çarpıyordu..
Bir gün böyle bir şeyle karşılaşmayacağım ne malumdu?..
Rabbime sığındım ve verdiği emniyet için şükrettim..
Ölümü hissettim..
Ki, belki de hissettirmeden gelecek bir gün..
Ya da en derinden hissettirerek..
Keşke korkmadan da, ölümle yüzleşmeden de hissedip hatırlayabilsek ::
''Sağlık ve boş vakit insanlardan pek çoğunun bunlardan faydalanmak hususnda aldandıkları iki büyük nimettir'' Buhari...
ve bittiğinde hayatımız, pişman olmayacak şekilde yaşayabilsek..
İnşallah...
Selam ve sevgilerimle....
19 Mart 2009
Deniz altındaki volkan patladı, Pasifik'te bir ada böyle doğdu
Evet, haberlerde pek çoğumuzun şahit olduğu bu manzara tüyler ürpertici aslında..Denizin altında, yani ki, yangın söndürmede kullandığımız "su"yun kilometrelerce altında bir volkan harekete geçti.
Dünyanın merkezinin aslında bir ateş topu olduğunu yeniden hatırlattı..
Yani güvenle bastığımız "yer"in aslında hiç de sağlam olmadığını..
Tıpkı uzay boşluğunda bir yere tutunmadan dönüp duran dünyada, bu dönüşü hissetmeden, fark etmeden yaşadığımızı unuttuğumuz gibi, yerin altında da ne büyük hengame olduğunu unuttuk. Unuttuk ve güvenle, kibirle bastık ayaklarımızı yere..
Bugün, neyle içli dışlıyız en çok?..Bugün, neye ve kime bağlıyız en fazla?..
Bir volkan patlayıverse ayaklarımızın altında, neye sarılırız en çok?..Nereye kaçar, nereye sığınır ve kimden yardım isteriz çaresizce?...
Bugün, emniyet altında yaşamamızı kime borçluysak,
İşte ancak O'na sığınabiliriz öyle dehşetli bir günde..
Öyleyse, emniyeti elinde tutan Rabbimize sığınalım bugün de, her gün de...
06 Mart 2009
Durogesic transdermal flaster...

Taburcu ettikten yaklaşık 10 gün sonra hastanın eşi ilaç yazdırmaya gelmişti, yazmıştık.
Aradan neredeyse bir buçuk ay geçti.
Hasta ilaç yazdırmaya geldiği esnada eşi evde son nefesini vermiş. Allah rahmet eylesin.
8 aylık hastalık süresince hep yanında olan, çevresinde pervane gibi dönüp koşuşturan, kah kan verdirmek için 5 kişi bulup saatlerce çırpınan eşi, son nefesinde yanında olamamış.
En çok üzüldüğü de bu olmuş eşinin..
Birbirini sevenler, birbiri gibi yaşayanlardır ziyadesiyle..Birbiriyle hayatı paylaştıkları gibi, ahireti de paylaşacaklardır belki de..
" Eşim vefat etti, onun hayrına bu ilaçları almaya gücü olmayan hastalara verir misiniz" diye gelmişti...
Ve bu ilaçla başka hastaların ağrısı dinsin inşallah..
02 Mart 2009
Oscar'ı hak eden iki film

Bu yıl Oscar ödüllerinde birbiriyle yarışan iki film; Slumdog Millionaire ve The Curious Case of Benjamin Button
İkisi de Oscar ödüllerinden payına düşeni aldı ve bence ikisi de çok başarılı filmlerdi.
Uzun süredir sinema dünyasını takip etmeyen biri olarak benim çok ilgimi çekti.
Benjamin Button'un Tuhaf hikayesi de (B.B), Slumdog Millionaire (S.M) de aslında içinde "kader" konusunu barındıran filmler bence.
B.B ,Scott F. Fitsgerald'ın kaleme aldığı öyküden uyarlanan bir film ama aslında kitaptan çok daha farklı. Ve filmde kitapta değinildiğinden daha çok kaderden bahsediliyor. Okuduğum eleştirilerde kitabının daha güzel olduğunu söyleyenler vardı ama okuduktan sonra ben kesinlikle filmin daha güzel olduğunu düşünüyorum..
İşte B.B'den bir replik:
''..Ama ha
yat, kimsenin kontrol edemediği, yaşamların ve olayların kesişiminden ibarettir... ''Bir sahnede, küçücük ayrıntıların kaderimizde nasıl bir yeri olduğunu ve bütün bir hayatı nasıl değiştirdiğini gösteren çarpıcı görüntüler var.
Ve yaşlı bir bedenle doğup sürekli gençleşen B.B. aslında genç doğup yaşlananlardan çok da farklı değil. Öyle ya da böyle hayat akıp gidiyor. Aynı acılar, aynı kaybedişler, aynı mutluluklar.
Hayat kazanmak ve kaybetmekle dolu her iki şekilde de. Ama dünyadan sonra gerçek hayatın başlayacağına inananlar için kazanmak da kaybetmek de anlamlı..Çünkü manalandırılmış ve doğru niyetle yapılmış her şey aslında sonsuza gidiyor..
Oscar Ödüllerinde B.B'den daha başarılı olan Slumdog Millionaire'e gelince, Hindistan'ın arka sokaklarını çok başarılı bir şekilde yansıtan, hareketli, güzel bir film.Özellikle karakterlerin çocukluk halleri çok tatlı..Tren üstünde koşturmacalar, arka sokakta kötü adamlardan kaçmalar, Tac Mahal'de turist rehberliği yapmalar..Alışageldiğimiz sinema görüntülerinden çok daha renkli ..
Ve filmin özünde yine "kader" var..
Kadere inanmayanlara saçma gelecektir belki filmin teması ama, hayatımızda gördüğümüz yaşadığımız her şeyin bir yerlerde karşımıza çıkabilecek olması hepimiz için gizli ama önemli bir gerçek bence.
Ne kadar zenginiz aslında, ne çok imkanlarla donatılmışız..

28 Şubat 2009
Genel Cerrahi'ye danıştık, biyopsi için ameliyat listesine aldılar ancak,
sağ tarafının acısını henüz kaldıramayan hasta, sağlam zannettiği sol tarafını da tabiri caizse "bıçak altına yatırmak" istemedi..
Sağ tarafı onun koltuk değneği misali dayanma noktası olmuştu..
Soluna yatamadığından, bir o taraf kalmıştı..
Operasyonu kabul etmedi, tedavisi bittiği için biz de Konya'da ilgili bir merkeze başvurmasını önererek taburcu ettik..
Bu hasta benim için başlangıçta çok zordu, daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Ama zahmette rahmet vardır.
İyileşmeyecek, kapanmayacak bir yara da olsa, birinin onunla ilgilenmesi, ona bakım yapması hastayı o kadar rahatlattı ki..
Etraftaki insanların etkisi altında kalıyoruz çoğu zaman..
Hasta ilk geldiğinde herkesin tepkisi, "bu hasta niye geldi ki, nasıl uğraşacağız şimdi, zaten bi fayda göreceği yok, aaa yine mi o hasta"
gibi şeylerdi.
Ben de etrafın etkisiyle bir olumsuzluğa kapılıp, hastaya hiçbir faydamın olamayacağı düşüncesindeydim..
Ama öyle değildi işte..
Son dönem hastası bile olsa,
Bir saat sonra ölecek bile olsa,
Birine şefkat göstermek, birazcık ilgi göstermek,
Birazcık yarasına merhem olmaya çalışmak dahi, o hasta için tahminimizden çok daha kıymetliymiş..
Bunu çok iyi anladım..
Ve bundan sonra etrafımdaki diğer doktorların yorumu ne olursa olsun,
Hastaya kendi penceremden bakmaya çalışacağım..
Çünkü anladım ki, herkesin doktor olma amacı aynı değil.
Herkesin, hayata bakış açısı, insana verdiği değer ve sevgi aynı değil...
Bu eminim sadece bizim mesleğimiz için geçerli değildir..
Bir çok insan yaşadığı kişilerin tesirinde kalıyor ve sürüp giden düzene "den den " işareti olmaya devam ediyordur.
Örneğin başarısız denilen bir öğrenciyi tüm öğretmenler aynı önyargıyla görüyor olabilir..Bu nedenle belki kimse farklı yönlerini görmüyor, kimse ona yardım etmiyordur..
Ne bileyim..
Dilerim siz değerli okurlar, biz, hepimiz yani
Hissetmeyi, yaşamayı, sevmeyi atlamayız..
Ve bulunduğumuz ortamın olumsuz tesirleri altında kalmayız.
Sevgiyle..
Rabbim Tüm hastalara şifa versin
Amin...
24 Şubat 2009
Ben yaraya bakım yapmaya alıştım ama, hasta acıya alışamadı tabii ki ve
acı artmaya devam ediyor.. narkotik ağrı kesicilerle devam ediyoruz.
Bugün yine yarada bir iyileşme emaresi olmadığı gibi, vücudun karşı tarafında elime
bir başka kitle geldi. . Ultrasonografi istedim..
Yarın çıkacak sonucu..İnşallah başka bir şeydir..
18 Şubat 2009
Yine canı yandı hastanın, benim de tabii..Ama onunkinin belki binde biri..
Hocam, hiç kapanma ihtimali yok mu bu yaranın dedi,
Üzgünüm, gittikçe daha kötü oluyor, ne diyebilirim ki,
Enfekte bir cilt kanseri..
Bazı yaralar vardır, ancak birazcık küçülebilir
Ama maalesef tam olarak kapanmaz.
Ampute iki bacakla yaşayan
üstelik belden dezartikülasyon imkanı da kalmamış bir hastaya
bunu söyleyebilmek
acıtıyor içimi..
Yapabilecek şey,
Bol morfinli bir medikasyon,
ve yaksada canını,
steril bir pansuman..
Söyleyebilecek tek şey,
'Allah acılarınızı dindirsin'
17 Şubat 2009
Kapanmayan Yaralar
Bugün pansumanını yaptığım yarayı...Oysa öğrenciliğimde ne yaralar görmüş, ne dikişler atmış ne ameliyatlara girmiştim..
Ama şimdi bu yara benim kanımı donduracak denli ürkütüyor..
Rabbim kimseye kapanmayan yaralar vermesin..
Pansumanı kaldırmakla birlikte kopup giden nekroze parçalarla birlikte hastanın inleyişi...kıvranışı...
Bunları yazma sebebim, hala aklımdan çıkmıyor olması
Hala hatırlayınca sıçrıyor olmam..Ve yarınki pansumanın nasıl olacağı kaygısı içimde..
Tekrar tek anlamlı söz olarak
Rabbim kimseye kapanmayan yara vermesin diyorum..
Ve henüz yarası olmayan tüm insanlığa da bu ibretler ile
Şükretmeyi, teşekkür etmeyi yaşatsın inşallah...
23 Ocak 2009
Zaman nedir?....
Atomun etrafındaki elektronlar hareket ediyor, "madde" oluyor..
Ve biz de hareket ediyoruz. İlk hareketimiz daha sadece bir hücreden ibaretken oluyor...
Dünyaya gelişimiz, maddeye bürünüşümüzle oluyor..
Ruh, maddeye büründüğünde bizim için "zaman" kavramı ortaya çıkıyor..İşte zaman, aslında "Tahavvülat-ı zerrat" ile yani;
maddenin özündeki o atomların dönüşü, o zerrelerin hareketiyle oluyor..
Biz de şu kainatta cismen ancak bierr zerreyiz ve bizim "zamanımız" da bizim harekatımız ile oluyor...
Küçümsediğimiz günlük hayatımız, çabuk ve hızla geçtiğini ifade ettiğimiz "zaman" aslında hem küçük, hem büyük..Hem hızlı, hem de bütünüyle düşününce bir tiyatro sahnesinde bir perde, bir oyunun sergilenişi gibi..Her kelimesi, dekoru, harekatı önemli..
Önemli ve hayatın -tabiri caizse- tek perdelik oyunun şeklini belirleyip sonsuzluğa "mahdut-sınırlı" bir imza atan..Sonsuz varlığını da o imza ile kazanacak olan zerrelerin hareketi işte "zaman" !...
Sınırsızlıktan gelip sonsuzluğa uzanan "dünyanın dışındaki" var oluş, bize sınırlı ve sayılabilir bir zamanda tanıttırılıyor..
Bu mahdutluktan, sonsuz bir semere, sonsuz bir rütbe alalım da, bu harekatımız bizler için bir terhis yeri olsun diye..Herkes sonsuzlukta gideceği yeri bu imtihan sahasında belirlesin diye..
Şu mahdut gözlerimiz, Rabbin "sınırsız" görmesini, şu mahdut-sınırlı zihnimiz, Yaratanın "sınırsız" bilgisini fark etsin ve bizde yerleştirilmiş olan nice sıfatın Yaratıcı'da nasıl olacağını hayal ettirsin, tanıttırsın, sevdirsin diye...
Çünkü her şey zıddı ile tanınırken -misal; siyah-beyazı, acı-tatlıyı, gece-gündüzü bildirdiği gibi - Rabbin zıddı olmadığından, ancak kıyas edilerek tanınabilirdi.
Azı görüp, çoğu düşünerek...
Yani acı çeken birine içi ürperdiğinde merhametin bir "zerre"sini tanıyan kalp, "Merhametlilire Merhametlisi"nin merhametinden ancak zerre kadar bir numune taşıdığını düşünse, şu mahdut hayatınında, hızla akıp giden zamanda, O'nu c.c. bir zerre olsun tanıyabilir..
İşte zaman, biz bir hücre iken bize ait oldu..
Ve bedenimizi yeryüzünde bırakıp öldüğümüzde zaman bizim için bitecek...
Yani sınırlı bir zamandan, "zamansızlığa" yolcu olacağız...
Yolculuğumuzu da dünyadaki "harekat"ımız belirleyecek aslında..
Mahdutluğumuza "Mahbubiyet" sığdırıp, sonsuza muhabbetle erişmek dileğiyle..
"Harekatımız" bereketli olsun efendim....
18 Ocak 2009
?
Zamanı farklı bir tanımlamayla düşünmeden önce siz değerli okurların düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum..
Zaman nedir?....
13 Ocak 2009

Ama iyi bir haber vardı; benimle birlikte yeni göreve başlayan bir arkadaşım, telefonda "Filistin için ne yapacağız?..Bağış yapabileceğimiz bir yer var mı?..Maaşımız yatacak ya..dedi"..Çok mutlu oldum..İlk maaş, ilk yardımı olacak ve inşallah daha nice yardımları olur..
Paylaşmanın zorlaştığı bu devirde, arkadaşımı gönülden tebrik ediyor, ve herkese teşvik olmasını diliyorum. Aşağıda da güvenli yardım gönderebileceğimiz iki derneğin bannerlarını ekliyorum.
06 Ocak 2009
Uzak...
Hep, mesafe yakınlaştıkça şiddeti ve iştiyakı artar duaların..
Savaş Filistin'de değil de, güneydoğuda olmuş olsa örneğin; duanın, acının ve korkunun şiddeti artar...Savaş ilerlese içerilere doğru, iç anadoluda olsa mesela, yürekler çatlarcasına arttırır duayı..
Ve, bulunduğu şehirde patlasa bombalar insanların, dualar feryada döner, haykırırcasına ister insanlar Rablerinden isteyeceklerini...
Sonra savaş bir yakınlarına dokunsa; dua, günde bir saatten, yirmi dört saate kadar kaplar hayatlarını..
Ve savaş, kendilerine dokunsa, kim bilir ne acılar dağlanır yüreklerinde..Neye dönüşür feryatları, nasıl olur duaları, nasıl olur yaşamları...
İşte, zarar yakınlaştıkça insana, kalpte heyecan, kalpte yakarış, kalpte acı artıyor..
Uzaklarda olduğunda, yine yürekleri "cız" ettirse bile, öylece uçup gidiyor zaman içinde..
Ve ölüm, uzak olduğunda insana, korku da uzak, yakarış da, kulluk da, hesap kaygısı da..
Ama ölümcül bir hastalığa yakalandığında, ölümün yakınlaştığını hissettiğinde, korku artıyor, yakarış, kulluk ve hesap kaygısı artıyor..
"Ölümden dönme" tabiriyle, bir kaza atlatanlar, yahut, patlayan bir binada olmuş olmaktan kurtulanlar, ölümün teğet geçtiğini hissedenler, yine bir nebze korkuyor..bir nebze "yakarıyor"..Yaratıcısına biraz olsun daha yakın münacatlarda bulunuyor..
Ama sahil-i selamette emanet içinde yaşarken insan,
tüm bu ihtimalleri siliyor zihninden ve hayatından..
Ve uzak oluyor hepsi, uzak...
Dokunmayacak, gelmeyecek kadar uzak..
Bitmeyecek kadar uzun bir ömür..
Bitmeyecek kadar "sağlam" bir emniyet..
Hiç savaşı tatmayacakmışçasına büyük bir güven,
Hiç ölmeyecekmiş gibi, dünyayla can ciğer..
Bunun için.. Allah'ın elçisi'nin s.a.v hatırlatması ile
"Lezzetleri acılaştıran ölüm"ü sık sık anımsamak gerek..
Acılaştırdığını bile bile lezzetleri, keyifleri, tatlı sohbetleri ve eğlenceleri,
sık sık, hatırlamak gerek..
Çünkü ölüm meleği geldiğinde bir kaçış olmayacak..
Çünkü o "uzak"lar bir gün, yakın, ama çok yakın olacak..
Her canlı ölümü tadacak..
Geriye sadece, bırakılan yad-ı cemiller kalacak..
Sadece, Yaratıcımızın rızasını gözeterek yaptıklarımız..
Hiçbir günün garantisi yok..
Hiçbir bedenin,
Hiçbir toprağın,
Hiçbir ülkenin...
Öyleyse henüz ölmemişken
Ülkemizin su ve elektirik şebekeleri bombalanmamışken,
Yaratıcımızın "razı" olacağı şekilde yaşamak neden bu kadar uzak?...
"Ey insan, nedir seni Rabbinden uzaklaştıran?..." (İnfitar suresi)
Bu hitap, bu kadar yakınken,
Neden "zor" geliyor Yaratıcımızın kurallarına uymak..
Ve bir genci namaz kılarken gördüğünde "Maşallah" diyen teyzeler
Neden şaşırıyorlar "Allah'ın kurallarına uymaya çalışan" birini gördüklerinde de, neden kimse şaşırmıyor, namaz kılınmadığına?..
Hem de emir bu kadar açıkken Kur'an'da,
Hem de dinin direğiyken,
Hem de tüm ibadetlerin ve hayatın özü, anlamı iken..
..
Neydi uzaklaştıran Yaratan'ın kullarını Yaratan'dan...
.....
Çünkü..uzak..çok uzak düştük O'nun hitabına, O'nun kitabına...
Gündemimizi basit ve önemsiz şeyler öylesine kapladı ki,
Yer kalmadı tüm bunlara..
...
Yaratıcımız, aslında "uzak" olmayan,
ama "uzakta" görülen kardeşlerimizin
ve yakın,
en yakındaki bizlerin yardımcısı olsun...
Amin....
Rabia Nazik Kaya
http://1111.karakalem.net
05 Ocak 2009
Hastane yeniden..
Aylardır hastane kokusundan ve dokusundan uzak olduğum için unutmuştum bu koridorları..Bu acıları, bu hayatları..
Çok şükür canım dostum Sümeyyem ile aynı hastanede başladık ki, bu yeni koridorlarda, sıcak bir dost gülüşü sayesinde yalnız hissetmedim kendimi.
Biz belgeler için ordan oraya koştururken, bir doktor ve bir personel de sedyedeki son dönem bir hastayı koşturuyorlardı..
Onu görünce canlandı anılar..Hastalar..ve ölüm..
Sonra kapılarda ağlayanlar..
Mahkum hastalar, daha önce hiç görmediğim..
Yani yeniden hastane koridorları..
Dilerim hayırlı olur hepimizin..
Rabbim hepimizi hastalıklardan korusun,
Hastalara şifa versin,
Bizleri de şifaya vesile eylesin inşallah...
01 Ocak 2009
40 sn'de bir yıllık seyr-ü seyelan..
1 yılda halden hale giren ağaçlar ve dünya..
1 yılda dört farklı mevsim, dört farklı güzellik..
Ne mutlu ki değişiyor mevsimler..Hep aynı olsa nasıl olurdu?..
Çok şükür, çok güzel...
One year in 40 seconds from Eirik Solheim on Vimeo.
Paylaşan: Tarık Börekçi
31 Aralık 2008
Havai Fişeklerde Hüzün....
2009 yılının ilk dakikaları..Ve sayılamayacak kadar çok havai fişek patlatılıyor evimize yakın bir yerlerde..Binaların üstünden ışıkları görünüyor..Silah seslerine benzer sesler bunlar..
Bomba seslerine benzer sesler..
Ne acı..
Filistinde çocuklar, bu seslerle ürküp, bu seslerle eğer "ölmediyse" annesinin, babasının koynuna sokuluyor olmalı..
Çünkü Filistinde, gökyüzünde havai fişekler değil, silahlardan çıkan barutlar parlıyor..
Ve bir tarafta insanlar çılgınca eğlensinler, ve sabahında da öğlene kadar uyusunlar diye bir iş günü tatil ediliyor....
Ne anlamsız geliyor bana şimdi bu havai fişekler..
Ne anlamsız bir gürültü patırtı..
Ne anlamsız bir ışık bombardımanı..
Bombalar altındaki çocuklara yardım et Allah'ım..
Masumları koru Allah'ım...
Savaşta olmayan ülkesinde, rahatta olan kulları da gaflet denizinde yüzdürme Allah'ım..
Hepimizi, olduğumuz yerin hakkını verircesine
yaşayanlardan eyle..
Hepimizi, affet Allah'ım.....
30 Aralık 2008
28 Aralık 2008
Bembeyaz oldu şehir, masal gibi..
İnsanlar evlerine sığındı..
Masalsı bir havaya büründü sokaklar..
Ağaçlar, beyaz ağırlıkların altında doydular suya..
Toprak soluklamaya başladı beklediği ferahlığı..
Çocuklar yumak yumak toplayıp fırlatırken kar toplarını,
Sokak lambalarında bembeyaz kelebekler ışıldıyordu..
Birden değişmişti şehir..
Güzelleşmişti..
Renklerden en aydınlık olanı seçmişti Yaratıcımız karı gönderirken bize..
Ve her tanesini ayrı ayrı nakışlarla süslemişti...
Tüm bu yerleri kaplayan bembeyaz örtüyü Rabbim
Nur olarak, bereket olarak ve ferahlık olarak göndermişti...
Şimdi...bembeyazken Ankara,
çocukların kanıyla kızıla bürünen topraklara dua edecek..
Onların barışa, huzura, özgürlüğe erişebilmesi için,
Çocukların kartopu yapıp oynayabilmesi için..
Mesajlar geliyor telefonlarımıza..
Bu gece saat üçte kalkıp hepberaber dua edelim diye..
Filistin için....
20 Aralık 2008
Ney'i özlemek
Bir kaç yıldır, ney'le olan yakınlığım öyle azaldı öyle azaldı ki..Şimdi, çok uzaklardan gelen taksim ve saz semaileri kulaklarıma, sanki ayrı bir dünyadan çalınıyor gibi..
Önce, onu herhangi bir müzik enstrumanı olarak görmüş, ve müziğe olan sevgimden dolayı hali hazırda ayarlanmış olan kursa başlamıştım, hatta 9 arkadaş başlamıştık da, sonrasında aylar geçtikçe Zeynebimle ben kalmıştık geriye. İki yıl aşk ile sabırla devam etmiştik.
Onunla tanıştıkça, üfledikçe, onun sıradan bir müzik enstrumanı olmadığını anlamıştım..
Bir başkaydı..Üfledikçe, ve notaların içinde gezinmeye başladıkça, dimağın solfejlerle dolmaya başladıkça, sen de usulca başka bir aleme akıyor, dinlenip huzur buluyorsun..öyle bir şey..
Ama emek istiyor, illa ki sabır istiyor..Tasavvuf sanatları içinde zaten emek istemeyen bir örnek yok ki..Meşakkatli ama çok değerli, çok özeller..
Diğer sanatlardan da çok başka..Örneğin fotoğraf çekmeyi çok seviyorum, fotoğrafçılık da başlı başına bir sanat. Ama başka hiçbir şey, saatlerce nefesimi verip, hatta karbondioksit fazlalığından başımın ağrıdığı saatlerdeki kadar güzellik yaşatmadı bana.
Şimdilerde, uzun zamandır yağlanamamaktan kurumuş halde, ve taşınırken başparesini kaybettiğim neyim ile, en kısa zamanda bir başpare bulup yeniden buluşmayı diliyorum..
Eskiyi yad etmek ve Ahmet Şahinden taksimler dinlemek bile huzur verdi bana,
Canancığımın sayfasından gördüğüm müzik paylaşma linki ile hemen bir tane taksim ekliyorum sayfama,
ve neye gönül vermişlere, hocam Sema Küçükceylan ve dostum Zeynep Altıparmak'a da selam ediyorum :)
19 Aralık 2008
Kurallara Uymakta Zorlanan Adam
Bir gün bir adam, İbrahim İbn-i Ethem’e gelerek şöyle dedi:
-Ey İbrahim, ben Allahın kurallarına uymakta ve nefsimi kontrol etmekte çok güçlük çekiyorum. Ne olur, bana nefsimle mücadele edebilmek için bir şeyler söyle !”
İbrahim Ethem :
-Eğer sana söyleyeceğim beş durumda ve o durumlarda yapman gerekenleri kabul edersen, nefsin sana zorluk vermeyecektir
-Onlar nedir ya İbrahim,
-Birincisi; Allah’ın kurallarına uymak istemediğinde, Allahın yarattığı hiçbir şeyden yemeyeceksin.
-Ama peki ne yiyeceğim?..Yeryüzündeki tüm yiyecekleri Allah yarattı..
-Peki sürekli onun verdiklerinden yiyip, Onun kurallarına uymaman doğru mu?...
-Evet, doğru değil…Peki ikinci durum nedir?
-O’nun kurallarına uymak istemediğinde, O’nun diyarını terk et !..
-Mümkün mü?..O’nun diyarından başka bir diyar var mı ki orada yaşayayım, nereye gideyim?..
-Peki O’nun diyarında yaşayıp O’nun kurallarına uymaman doğru mu?..
-Hayır, değil….Peki, üçüncü durum nedir?..
-Eğer hem O’nun yarattıklarından yiyip, hem O’nun yarattığı dünyada yaşayıp yine de O’nun kurallarına uymak istemezsen, O’nun seni göremeyeceği bir yere git !...
-Ne demek istiyorsun İbrahim?..O, olan her şeyi bilir, en gizli saklı yerde yapılanı bile..
-Peki, O’nun yarattıklarından ve sana verdiklerinden yerken, O’nun yarattığı dünyada yaşarken, ve seni her an görebileceğini bilirken, O’nun kurallarına uymaman doğru olur mu ?..
-Kesinlikle olmaz !.......Hadi, dördüncüyü de anlat…
-Ölüm meleği sana geldiğinde, ona de ki “ Lütfen benim ölümümü biraz ertele ki, tövbe edip, Allahım için dosdoğru ibadet edeyim”…
-Ama beni dinlemez ki !..
-Peki, ölümü geçiştiremeyeceğine göre, ve ölüm geldiğinde onu erteleyemeyeceğini, ölüm geldiğinde yeniden tövbe ve ibadet şansın olmadığını bildiğin halde, nasıl kurtulmayı bekliyorsun?...
-….Ey İbrahim……peki, ya beşinci nedir?...
-Beşincisi ise şudur..Ateşe atmakla sorumlu melekler geldiğinde onlarla birlikte cehenneme gitme ..
-Ama ben istesem de istemesem de beni götüreceklerdir…..
-Peki, nasıl kurtulacağını umut ediyorsun?..
-Yeter, Yeter İbrahim!...Allah’tan bağışlanmayı diliyor, ve O’na dönüyorum…
Ve, o kişi, o günden sonra ettiği tevbeyi bozmadı..
Ölene kadar Allah’ın kurallarına uymaya çalıştı ve öylece öldü..
İngilizceden çeviren: Rabia Nazik Kaya
Kaynak: http://www.islamcan.com
15 Aralık 2008
Saklı Yüzler...
Yanından geçtiğimde yüzünü hiç kaldırmayan..
Hiç bakmayan cesurca karşıya, hiç kendisi gibi olamayan..
İçinde bir şeyler aradığı çöpleri karıştırırken, mahcupluğundan, utandığından..
Yokluk, utanç olmuştu dillerde,
Yoksul, hep mahcup olmuştu bir yerlerde..Hiç dimdik yürümemiş, hiç cesurca karşıya bakmamış, bakamamıştı..
Ay ise, bugün hiç saklanmaksızın gökteydi..Bir remiz gibi, apaydınlık bir yüz gibi, nurlar içinden bir nur olarak parlıyordu..
Gönlü mahcup, ama alnı ak, haram yememiş, az ile kanaat etmiş saklı yüzlere ap ak parlıyordu bu kış gününde, bu karanlık gecede..
Yokluk utanç, varlık gurur kaynağı olmuştu bugünlerde..,
Aslında başı dik, kendinden emin kimseler değil de,
Mütevazi, yeri incitmemek istercesine yürüyen, göğün haşmetine gözlerini kısarak ve hayranlıkla bakan saklı yüzler daha aydınlıktı belki kim bilir..
Kim bilir, bugün kim aya bakarak sakladı yüzünü,
ve yüzünü saklamayan kaç kişi görmedi bile onun aydınlığını...
Bugün, yüzümü hiç saklamadığımı fark ettim..
Bugün, birilerinin yanından geçerken saklanmak zorunda hissetmediğimi..
Bugün, ne çok nimete sahip olduğumu bildim bir defa daha..
Ve bunca lutfa rağmen ne kadar rahat bastığını ayaklarımın yere...Ne kadar fütursuz baktığını gözlerimin şu göklere...
Hepsi benimmişcesine rahat olduğumu,
Hiç gitmeyeceklermiş gibi kanıksadığımı,
Tüm bunların Sahibi'ne ait, bizlerin ise misafir olduğunu..
Bir defa daha bildim..
Keşke saklasaydım yüzümü..
Keşke saklasam yüzümü..
Saklı yüzlerin gözlerindeki nem gibi bir nem
Hatırlatsa misafirliğimi yeryüzünde..
Keşke dünyaya kurmaya çalıştığımız kaç yıllık saltanatlara uğraştığımız gibi,
Esas dünyamıza hazırlanabilmiş olsak..
Hiçbir şeyi olmayan o garipler gibi mahcup olsak biraz..
Biz de biraz yapmadıklarımız, etmediklerimiz adına,
Unuttuğumuz şükürler, unuttuğumuz besmeleler,
Es geçtiğimiz güzellikler adına...
Mahcup olsak biraz..
Yoksulluğumuzu hissetsek de,
Görünmeyen yüzümüz adına,
Saklı yüzler olsak....
Aşk-ı Beka
05 Aralık 2008
Horsehead Nebula
"Yüce Rabbim ! İnsan nedir ki? Kainatta bir nokta..
Fakat SEN ona ne kadar da önem veriyorsun.."
Apollo 11'in astronotlarından Edwin Aldrin
03 Aralık 2008
bekaya...
Küçücük bir çocuk üfleyiverdi çiçekleri,
uçurdu rüzgarlar gibi,
sevindi :)
ve yerlere düşerken,
güzel gözlere düştüğünü bilen çiçekler
pek neşeliydi..:)
çünkü kısa da yaşasalar,
güzel yaşamış
güzel gülümsemiş
gülümsetmiş..
ve öylece gitmişlerdi..
gitmişlerdi aslında "beka"ya..
aşıkı olduğumuz "beka"ya....
fotoğraf:aşk-ı beka, bursa
30 Kasım 2008
Masumiyetin ta kendisi :)
Dünyada bir çocuk simasından daha güzel ne vardır acaba :)
Tatlım benim...
Her çocukta ayrı bir yakınlık hissediyorum, anne babalarıyla aramızda ne kadar yabancılık, uzaklık olsa da, sanki çocukla ruhumuz bir yerlerde tanışıp kaynaşmış oluyor :) Tatlı ve mahcup gülüşlerle bakıyor sevimli yavrucuklar..
Bu yavrucuk da Bursa'daki güzel zaman dilimlerinde Yeşil Camii arkasında Anneannesinin ellerinden tutmuş, tatlı tatlı bizimle ilgilenen bir güzellikti :)
Simasındaki güzellik ebediyete kadar devam eder ve kalbi güzel bir insan olur dilerim.
Ve siz sevgili büyükler, masumiyetiniz hiç ama hiç kaybolmasın inşallah..
Sevgiyle...
Yeni Kapılar
Her adımda, her yaşta ve yeni bir yaşantıda açıp adımladığımız kapıların herbiri ise, bizim için bizden öte bir takdirin takdim ettiği güzelliklerle ve farklı iklimlerle doludur..
Hayat değişkendir hep, hiçbir zaman durgun bir göl gibi yahut sağlam bir dağ gibi değil...
Hep ufukta dağılıveren bulutlar gibi ya da rüzgarla savrulan, bir yokuştan akan toprak gibi, toz gibi değişken, farklı ve hep yeni serüvenlere gebe...
İşte boyası, rengi, dokusu ve atmosferi değiştirilmiş yeni hayatlarımızda açtığımız yeni kapının ardında, yine bizim hayatımız...yine aynı benliğimiz..yine aynı gök..aynı ay..aynı soluk..aynı nefs mücadeleleri..ama farklı mekanlar, farklı yüzler, farklı ses ve desenler..
Tedirginlikle girdiğimiz kapılar da bizi emniyet içinde El-Emin olanın izniyle emin beldelere çıkarıyor..Güzel soluklar aldırıyor..Çünkü tüm bu sofraların, tüm bu kapıların ve ardındakilerin Rabbi, çok, ama çok seviyor kullarını..Hep onlar için, onların düşünebileceğinden de ötesini veriyor..
İlahi sevk yolları açıyor..
Nasıl olduğunu bilemeden girdiğiniz o yolda, işte yeni bir kapının eşiğinde durduğunuzda da, o ilahi şevk ile içeri giriyorsunuz..
Çok şükür diyorsunuz..
Yine Allahım, hep olduğu gibi Allahım, bizler için en güzelini en iyisini takdir eder Sen'sin...
Sen ne güzelsin..
Ne yücesin..
Açtığın kapılar ne güzel..
Çok şükür yüce Rabbim...
Tüm nimetlerin için...
Kapıların ardı ve ötesi için...
Aşk-ı Beka
kapiaraligi.blogspot.com
10 Ekim 2008
Hayata beş dakika..
Misal..:
"Dünya oyun ve eğlenceden ibarettir.
Oyuna beş dakika ara
Hayata beş dakika:
Zannediyor musun ki dünya sadece senin üzerine üzerine geliyor..
İnan, dünya bunu herkese yapıyor. Ve yine inan, sen dünyayı ne kadar kovalarsan, dünya senden o kadar kaçıyor. Sakinleşmeyi dene. Bu büyük sessizliğe yahut o muazzam gürültüye aç kulaklarını..Hayatı dinle, hayat seni dinlesin.."..
Bu jenerikleri sesli dinlemek elbette daha etkileyici oluyor..
Düşünüyorum da sahiden hayat oyun ve eğlenceden ibaret. Burasının bir konaklama yeri olduğunu bazen nasıl da unutuyoruz, nasıl da çıkmayacakmışcasına dalıyoruz dünyaya..
Bugün, çok tanıma fırsatımın olmadığı ama bir kaç kez aynı ortamda bulunduğumda çok sevdiğim bir ablanın vefat ettiğini öğrendim..Dondum kaldım öylece...İnanamadım önce..
Ama ölüm haktır, ölüm gerçektir ve hepimizin başına bir gün gelecek..Yine de ne kadar uzaklaşmışım ölüm düşüncesinden..
30 yaşlarında bir dişhekimiydi, 6-8 aylık bir kız bebeğin annesiydi Asuman abla..Omurilik tümörü nedeniyle vefat etti...
Allah rahmet eylesin..Mekanı cennet olsun inşallah..
Evet..
Hayat..kısacık aslında..ne kadar çabuk unutuyoruz..
Ne kadar gereksiz yere üzülüyoruz..
Ne kadar çabuk siliyoruz en kıymetli değerlerimizi kalbimizden ve yaşantımızdan..
Her şeyi çok hızlı tükettiğimiz gibi hayatı da nasıl harcıyoruz..
Kendimizi, ruhumuzu eskitiyor dünya yükleri altında nasıl da eziyoruz..
Oyuna beş dakika ara, hayata beş dakika diyordu Radyo Onbeş..
Hayata kaç beş dakika, oyuna kaç beş dakika ayırıyoruz acaba..
Külli bir oyun mu, yoksa aralarına hayat serpiştirilmiş bir oyun mu bizimki?..
Asuman abla, dünya üzerinde kendisi için takdir edilen ömrü yaşadı ve gitti, bir yad-ı cemil bıraktı geriye..
Lütfen dualarınızda ona da yer ayırır, onun için bir fatiha okuyabilir misiniz?...
30 Eylül 2008
iyi bayramlar !...
Tüm kuşatıcılığı, birleştiriciliği ve neşesiyle gelen bayramınızı tebrik ederim. Ne mutlu ki, bayramlarda birbirine tebessüm eden, "iyi bayramlar" dileklerini ileten, birbirini sayıp seven bir toplum içinde yaşıyoruz. Bayram da olmasa belki yılda bir kez zor göreceğimiz tanıdıklarımızı, kimsesiz ve yalnız olanları ziyaret etmek, onların hayır duasını almak bambaşka bir güzellik.
Bir iki yıllık tus serüveninin ardından farklı telaşelerle geçiyor şimdi zaman, tatlı telaşelerle. Ve uzun bir aradan sonra yeniden başlıyor hayat.
Yeniden nefes almak, yeniden kitap okumak, yeniden müziği duyumsamak, dostlarla hasbihal etmek, kainatı temaşa etmek, gidilecek görülecek yerleri görmek, birilerinin elinden tutup birilerine gülebilmek, çocuklarla oyun oynayıp resim çizebilmek, sonbahar yaprakları üzerinde uzun yürüyüşler yapıp göğü seyredebilmek, mutfağa girip lezzetli yemekler pişirebilmek, yeni bir sanatla tanışmak, farklı aktivitelere katılmak ve daha nice güzelliği tatmak isteyen yüreğim, dünyalık telaşlar arasına sıkışmış hayatın arasından "artık geri dön hayata" diye sesleniyor..
Artık yüreğime,
artık hayata
artık güzelliklere,
güzel mekanlarda,
evimizde kavuşabilmek dileğiyle..
dualarınızı eksik etmeyiniz efendim..
selam sevgi ve muhabbetle!....
12 Haziran 2008
Hospital meal
Çoğu kimseler yemek saatlerini iple çekerken, hasta odalarına giren yemek tabakları genellikle ucundan kıyısından azıcık alınmış, yenememiş bir şekilde bırakılıyor..öğle yemeğinde iştahla yediğimiz öğünün aynısını koridorda hiç dokunulmamış bir şekilde görünce içim bir tuhaf oldu..Her zamanki gibi unutmuşuz ne kadar büyük nimetlerle donatıldığımızı...Yemek yiyebilmenin nasıl önemli bir şey olduğunu, ne kadar şükür gerektirdiğini...
Hastaların boğazından geçmiyor yemekler...
Hiçbir şeyin tadı yok ki onlar için. ..
Hayat bir sabra dönüşüyor hastalanınca..
Bazen intiharın eşiğine getirecek ağrılarla imtihan oluyor hastalar..
Sağlık öyle büyük nimet ki...Ama başa gelmedikçe tüm hastalıklar insana kaf dağının ardında geçen masallar kadar uzak geliyor...
Oysa pamuk ipliğine bağlı sağlığımız, her şeyimiz, hayatımız..
Gözle görülmeyen bir hücrenin kontrolsüzce çoğalması tüm sağlığın gitmesi için bir sebep olabiliyor...
Ya da minicik bir kenenin taşıdığı gözle görülmez virus..
Ya da beklenmedik bir kaza..
Ya da'ları sonsuza uzayan noktalar şeklinde sıralamak mümkün..
"Lezzetleri acılaştıran ölümü sıkça anınız" hadisine binaen
yemek yerken aklımıza belki yemek yiyemeyenleri getirip
dilimiz kalbimiz döndüğünce "şükür" diyebiliriz...
Ve onlara kalbimizden dualar gönderebiliriz..
Rabbim hepimize şifa, sabır ve şükür versin..
Amin...
04 Haziran 2008
Med-cezirler
bir karanlık kaplıyor ortalığı birden, göz gözü görmüyor..
ama çok sürmüyor
dağılıyor kara bulutlar..
yepyeni ve duru bir aydınlığa bürünüyor yeniden alemimiz
alem gidiş gelişlerle, doğuş batışlarla dolu..
bir süreklilik değil bir değişim hakim..
böylelikle ne ebedi aydınlıkların ülfetiyle
ne ebedi karanlıkların zulmetiyle başbaşa kalıyoruz..
değişim süreçlerinde med-cezirler oluyor yüreğimizde
gidip gidip geliyor dalgalar...
bazen sertçe kayalara vuruyor
bazen incecik kumlar içinde dağılıyorlar...
sonsuz mutluluk yeri ve sonsuz zulmet yeri olmayan bu diyarda,
mutlulukların da sonunun
kötülüklerin de sonunun geleceğini düşünüp
dengede bir hayat geçirebilmek olsa keşke med-cezirlerden yükselen..
yüreğinizin aydınlığını ve karanlığını selamlıyor
Aydınlığın ve Karanlığın Sahibi'ne emanet ediyorum...
