30 Eylül 2006

Zıtlık...


Zıtlık...
Originally uploaded by ali sarı.

Bugün, bir bebek doğmuştu, bir değil, binlercesi doğmuştu..
Bugün, bir gün daha yaşlanmıştık hepimiz..
Dünya, gelenlerin ve gidenlerin mekanı ya, açılanlar ve solanlar böyle birarada işte..
Solan yapraklarda, hazanda, nevbahara hasret burkulmuş, buruş buruş olmuş..
Bu resimde, bir şehir meydanında, kalabalık bir genç topluluğun içinde yürüyen bir yaşlı adam görüyorum..
Oraya ait değil gibi duruyor, oranın bir zamanlarki ahalisinden olan bu adam..
Dünya gittikçe yabancılaşıyor ona..
Dünya gençleşiyor, kendisi yaşlanıyor..

Bir köşeye çekilip maziyi seyretmek, ve müstakbel endişesi altında daha da buruşmaktan öte bir yol çizemiyor kendine..


Her yeni, eskimeden evvel, kendini ebedi genç kalacak zannediyor..

Oysa, her yeni eskiyor !...



İşte böyle zıtlıklar içerisinde sürüp gidiyor hayat...


Fotoğraf: ali sarı
Kaynak: flickr

Teşekkürler...

27 Eylül 2006

The beginning of the autumn

Fotoğraf: ameerveld
Kaynak: flicker



Sonbahar da geldi çattı..hava da soğuyor artık.
Kış hemen arkasında bekliyor..

Ramazan'ı bu kez tam sonbaharda yaşıyoruz.
Allah kabul etsin efendim, ibadetlerimizi, oruçlarımızı, namazlarımızı, dualarımızı, zekatlarımız...

Selametle...

25 Eylül 2006


Tüm Hazinelerimizle, oruç tutmak


KAİNATA AÇILAN PENCERELERİMİZ, gözlerimiz..
Bin bir sesin içinden, en güzel seslerle mesrur olan, ve gürültülerden rahatsız olan kulaklarımız..
Bizi bir yerden bir yere taşıyan, bir şeye uzandıran, bir şeyi tutmamıza yarayan uzuvlarımız..
Türlü türlü hissiyat ile dolan-boşalan kalbimiz..
Bilgileri, algıları depolayan, bizi biz yapan, düşünmemizi sağlayan aklımız..
Çeşit çeşit lezzetlerden tadan dilimiz…
Aç kaldığında hemen doyurmak istediğimiz midemiz..
Hepsiyle, var olan, tüm hazinelerimizle, tüm hasselerimizle, inşa etmeye çalıştığımız kulluk binasıyla, “rıza”ya ulaşmak, “doğru yol” üzere bulunmak, “Salih”lerden olup, Salih ameller işlemek diliyoruz.
Göz, neyi görürse, akıl onun derdine düşüp onunla meşgul oluyor..
Öyleyse, ey göz, güzel bak !..
Sen güzel baktıkça, güzeli gördükçe, kainatın sayfaları açılacak bir bir önüne..
Sen bakmaman gerekenlere baktığında, yorulacak akıl ve kalp.
Gayenin önünü toz kaplayacak..
Kulak, işittiği sözleri tekrarlıyor..İ
şitilenlerden akla bir yol gidiyor sanki ve gereksiz her söz, o yolda ilerleyip, beyin kıvrımlarında yerini alıyor..
Öyleyse, ey kulağım, kötü şeyler işiteceğini bildiğin yerden kaç..
Gıybet ve dedikoduya kapan..
Eller ve ayaklar, her gün türlü işte çalışıyor..
Gidilmesi yere götürmeyip uzanıveriyor bazen ayaklar bir yerlere..Rehavetle arkadaş..
Bazen, eller, vermesi gereken yere uzanmıyor..Geri çekiliyor..
Öyleyse, ey el, “veren” ol..Ve ey ayak, en güzel yerlere taşı bu bedeni..
Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..
Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?..
Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp..
Ey kalp, seni Yaratan’dan çok sevebileceğin kimse var mı?...
Akıl…Güzelliklerin de, kötülüklerin de gerçekleşmesinin önceki durağı..
İradeyle yönlendirilen, niyetlerle anlamlanan ameller…
İşte ey aklım, düşünmektir mesleğin..Tefekkürdür emelin..
Hayrı ve iyiyi hayal etmekte, hayra karar vermekte, iradene hakim olmakta, yani senin işleyişinde belirleniyor her şey..Çizgiler böylece çiziliyor..
Dil, türlü tatlarla mütelezziz..Türlü kelamlarla müteellim..
Bazen, dökülen kelamın her biri ayrı bir tohum, ayrı çınarlar yetiştirecek..
Bazen, ağır bir yük olarak inecek insanların kalbine kırıcı sözler..
İşte, ey dil!... Sarf ettiğin sözleri koru…
Hayra dön, şerde tutul..İyi tad..Fabrikanın yasakçısı hükmünü koru..
Ey nefsim, İşte, şükürler olsun, Bir Ramazan’a daha ulaştırdı Rabbin seni..
Orucu, tüm uzuvlarına tuttur..
Aç iken sende gelişen ve güçlenen “melekut”un arkasından koş dur..
Seni Rabbinden uzaklaştıran her şeyden uzaklaşmakla güçlendir ibadetlerini..
Aczini hatırla yeniden, Aczinle yönel Rabbine her vakit..

24.09.2006
© 2006 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

Fotoğraf:ruki

23 Eylül 2006

Hoşgeldin Ramazan

Bir Ramazan'a daha bizleri ulaştıran Rabbimize şükürler olsun..
Hanelerimize, şehrimize, yurdumuza, dünyamıza,
Barış, huzur, emniyet, bereket ve rahmet dolu bir Ramazan duası ile..
Selametle efendim
Bir Ramazan klibi var aşağıdaki ekte..

22 Eylül 2006

Gonca


manipuletomurcuk
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Bir goncadır önce gül,
Toprağın karanlığından çıkan yeşil ince dalların en ucunda, yağmur damlasına benzeyen kapalı bir kutudur ilkin..
Sonra usul usul açılır yapraklar..Gül rengini sergiler..
Önce mahcuptur, yapraklarını üstüste kapatmıştır, ama sonra yüzünü gösterir yağmurlarla birlikte..

Ben buradayım der, ve Rabbinin sanatını sergiler...


Çiçeklere bakışlar atarken, gözlerimi çiçeğe fokuslayarak, tıpkı fotoğraf makinesinde olduğu gibi, geridekileri flulaştırıyorum..
Öyle olunca daha başka görünüyor gözlerime çiçekler..

Bu fokus, Amasra'nın ilk güllerinden birineydi..Hemen bir yağmur sonrası..

19 Eylül 2006

Kadırga


Kadırga
Originally uploaded by guzellikuykusu.
Kenara çekilmişliklerimiz ve yalnızlıklarımız hakkında,
iç hesaplaşmalarımız hakkında çok şey var yazacak , çok şey var anlatacak. Ama "guzellik uykusu"nun bu resmi, benim sıralayacağım kelimelerden çok daha fazla şey anlatacaktır..

Yalnızlıklarımıza sahip çıkalım, yalnızlığımızı ağlatmayalım efendim.
Yalnızlık, ürkek bir çocuk gibidir..Zamanla büyür, yetişkin olur..
Bu ürkek çocuğa sahip çıkalım..
Bizle birlikte büyürken o, aslında kendi gibi yalnızların dünyasında yaşadığını hatırlatıverelim..

Fotoğraf: guzellik uykusu (http://www.flickr.com/photos/guzellikuykusu)

15 Eylül 2006

Kapı Aralığı

Aşk-ı Beka, kapıaralığından süzülenlerin peşinde..Shadowlands ile birlikte.
http://kapiaraligi.blogspot.com adresine de postalar ekliyor.
Kapı Kapıyı Aralar mı? diyor ve meraklıları kapıların eşiğine davet ediyor...

12 Eylül 2006

Kültür Etkinlikleri










http://www.cinaraltisohbetleri.blogspot.com/

Yeni bir etkinlik başlıyor !...
Artık çınaraltında, fikir paylaşımlarında olacağız, fikir etkinliklerinde..
gonultacim 'ın başlatmış olduğu bu etkinliğe hepiniz davetlisiniz.

gonultacim diyor ki:

Aylar öncesinde aklıma gelen ama sürekli ihmal etmek zorunda kaldığım projenin yapımını bitirdim nihayet.Uzun zamandır sizlerle blog ortamında bilgi paylaşımı içindeyiz.Bu blog ortamını nasıl daha faydalı hale getirebilirim diye düşünürken süregelen kültürel yozlaşmaya inat aklıma yemek etkinliklerinde yapılan tarzda bir kültür etkinlikleri düzenlemek geldi.Amaç; her ay bir konu kararlaştırıp bu konu ekseninde bilgi paylaşımı içerisinde bulunmak.Bu kültür etkinliğine isim olarak "Çınaraltı Sohbetleri" adını verdim.Çoğunuzun bildiği gibi Çınaraltı'nda 1960'lı yıllara kadar edebiyatçılar toplanıp kültür sohbetleri yaparlardı.Ama ne yazıkki günümüzde böylesi etkinlikler göremiyoruz.Bende internetin bize sağladığı imkanlardan yararlanarak eskiden Çınaraltı'nda yapılan kültür sohbetlerinden esinlenip bu etkinliğe Çınaraltı Sohbetleri adını vermeye karar verdim.Ayrıca Çınaraltı Sohbetlerinde kalemi kuvvetli blogcuların köşe yazılarını okuyabilirsiniz:)


11 Eylül 2006

hep yan yana !..



Originally uploaded by aliusta.
Martılar vardır, birinin çırpınarak yardığı havayı takip eder diğeri, hiç ayrılmaz yanından..Birlikte o koskocaman gökyüzünde, yalnızlıklarını dağıtırlar, rüzgarların bulutları dağıttığı gibi..
Şu dünyada, ne güzeldir dost'la olmak, yar ile, yaran ile,
ufkubulut dostuma ve shadowlands'e can-ı gönülden armağanımdır bu resim..
Ruhumu engin gökyüzünde hiç yalnız bırakmayan..Hep böyle yanyana uçan ..
Sizleri seviyorum !...


fotoğraf: aliusta
kaynak: flickr
yer: rize

08 Eylül 2006

What a beauty salat!


What a beauty salat!
Originally uploaded by ebubekir.
Fotoğraf: ebubekir "http://www.flickr.com/photos/ebubekir/"

Eylül Gülüşü - Nevzat Tekin


İçimin manzarasına bakıyordum bir kaç gündür; elimi kaşlarımın üstüne siper yaparak, bazen derinliğine bazen sığlığına şaşarak bakıyordum hem de!

Eylül ayının geldiğini takvimlere bakarak anlayanlardan değilim, içimin yaprakları titrediği zaman farkına varıyorum 'hüznün mevsimi' gelmiş! Öyle ya, Eylül ayının yoldaşıdır hüzün!

İşyerinin girişinde bir florasanın tavanla keşiştiği yere kurduğu yuvada dört yavrusunu yetiştirdi bu yaz bir kırlangıç. Dört yavru bir haftadır kanatlarının olduğuna şaşarak ve ne yapacağını bilmeyen bir rüzgar gibi sağa sola çarparak uçuş talimlerine başladılar. Gidecekler artık, 'göç mevsimi' gelmiş.

Neyzendir Eylül ayı! İnsan olmanın sadeliğini takarak nefesinin sağrısına yalnızlığı üfler insanın ruhuna Eylül ayı!

Zaman da yorulur ve zamanın yorulduğunu anladığı aydır Eylül ayı! Bütün bir yılın koşuşturmasına biraz ara verir zaman, kendini dinler, dinginleşir! Akşamüstlerinin serinliği ile başlar değişime, yapraklar ile toprağı kavuşturur, balkondaki hanımeli kokusunu son kez savurur sokağımıza Eylül!

İçine bakmayı sevenler için aynadır Eylül ayı! İnsanın biriktirdiklerini, biriktirebildikleri ni tüm çıplaklığı ile ne var ne yok önüne serer... İllâ ki yaşayamadıkları nın görüntüsünü verir aynaya ve sen, kaç yaşında olursan ol, ergen bir çocuk gibi ellerini koyacak yer bulamazsın...

"Ah! Sadece sevmek yeterli olsaydı!" diye tühlenmenin belli bir anlamı vardır elbet ve bu anlamın taşınamayacak ağırlığa eriştiği aydır Eylül!

Kırık dökük oyuncaklara benzer Eylül!

Eylül gülüşlü oyuncaklar.. .

Nevzat TEKİN_

06 Eylül 2006

ACILARIN AÇTIĞI

GURBET GÖMLEK GÖMLEK… Yalnızlık katmer katmer… Avuç içleri açıkta, yürek yağmalanıyor… Gönül hüzünle örtülü…
Yalnızlık denizinde yüzmeyi bilmiyorsan, öğrenmekten başka çaren var mı? Yakın kim? Sevgili ne kadar sayar? Aşk ne işe yarar?
Kalp kaynamadan hikmet taamları nasıl pişer? Öyle acı ateşler vardır ki ancak kalp bilir tadını. Kim nasıl tarif edebilir onu? Kelimeler kaybolur, sözler sükût eder, sazlar kırılır acıdan…
Sen varsındır, bir de senle beraber kederin… Kelimesiz ve sessiz konuşursun kederinle… Kimse duymaz, kimse görmez seni… Gecenin koynunda iniltilerle inliyorsundur…
Kesret kanatır yaralarını… Kalabalıkların kabullenişi kandırıcıdır… Araftasındır… Kaçmak istersin de kaçamazsın Kaf dağlarının ardına…
Yollar kıvrılır durur önünde… Düğüm düğüm döner uzayıp giden günler… Bir ağaç ararsın gövdesine yaslanacağın, gölgesinde serinleyeceğin… Sıcak rüzgâr kumuyla vurur yüzüne…
Yüzün yere eğik yürürsün gündüz ve gecede… Gece ve gündüz eşittir şavksızlıkta… Gün ışığında kandil de olsa elinde bir işe yaramaz… Leylasızsındır Mecnun çöllerde…
Göğe bakarsın, bakışların Ay’sız yere düşer… Tesellisizdir yıldızlar… Siyahî bulutlar gezinir üstünde, sığınacak sıcak bir sevgi, saracak bir şefkat ararsın… Üşürsün…
Bülbüller çile çınlatır kulaklarına… Gözlerin görmez olur gül güzelliğini… Ellerin kanar çiçek dikenlerinden… Düşüncelerin darmadağın… Duyguların durgun ve donuk…
Hikmet açlığından yüreğine taş bağlayasın gelir, sökecek bir taş bulamazsın… Baka kalırsın yol üstünde… Yürümeye mecalin yoktur… Kalkıp koşmak istersin, kayarsın…
Her yeri karamsarlık karanlığı mı kaplamış? Hiç mi ışık yok? Yollar bitmiş, her şey tükenmiş mi? Kalp kimsesiz mi? Kapılar kapalı mı? Sevgi serap olmuş, şefkat kaçmış mı? Vefa ulaşılamaz mı olmuş? Dostluklar tüketilmiş, hoşgörü hiçliğe mi atılmış? Anlayışlara duvar mı örülmüş?
Ne arıyorsun, nerede arıyorsun? Karanlık olmadan ışık, hastalık olmadan şifa, dert olmadan deva, sıkıntı olmadan ferahlık bilinebilinir mi? Bilinirlik bilinmezlik örtüsünün altında… Zıtlar dünyasının izafiliğinde üzülüp sevinmiyor muyuz?
Görünmek isteyen Rahmet, dert, keder olmadan nasıl bilinecek ve görülecek? Keder kader değil, asıl keder kaderi kabullenememek… Rahmeti itimat onun celbine vesile, tenkit ise terkine…
Her şey geçicilik nehrinde akarak eriyor… Nehir ne kadar çağlasa da sükun denizi hepsini yutuyor… Ömür uzun değil, ölüm uzak değil… Uzun olan elemlere götüren emeller…
Yerin renkli çiçekleri kara topraktan, göğün aydınlık yıldızları karanlıktan çıkmıyor mu? Yıldız ve çiçeği buluşturan yakınlık, görmeyi “görmek”le mümkün… Karanlıkta hikmet ışıkları çakabiliyorsan gurbet gömleği vuslat elbisesine dönüşüyordur…
Yalnız olan yalnızlıktır… Kainat sevgi hamurunda şefkatle yoğrulmuşsa küreler ve kalp birbirinden uzak değildir…Sonsuzluk soluklarımız kadar yakındır…
Kabuğunu kırmayan çekirdek çürümeye mahkumdur… Kalp kabuğunu kırmadıkça, dert yalnızlığında yokluklara yuvarlanacaktır…
Kabuk acı ile çatlar, sonrasında şefkat gövdesi sevgi dalları üzerinde hikmet meyveleri görünür… Böylesi bir ağaç olmak için acıya sabır, kedere kabullenmek gerekiyor…
Bir acı çekirdek yüzlerce tatlı meyveye “meyve” veriyor… Toprak altında yalnız olan çekirdek, göğün göğsüne sevgi ve şefkat nişanesi olarak asılıyor…
Acıların açtığı kapıdan sabırla yürüyen, ömür ağacında sonsuzluk meyvelerini yetiştiriyordur… Üzüntüler üzülmeye değmez… Hadi tevekkülle gül, o da gülsün…

06.09.2006
© 2006 karakalem.net, Hüseyin Eren

05 Eylül 2006

Her güne bir resim !:..

Noah Kalina isimli genç, 6 yılda her gün bir resmini çekmiş..Ve işte bu manzara meydana gelmiş !...


http://www.youtube.com/watch?v=6B26asyGKDo

04 Eylül 2006

Ve sonbahar gelir...


after the rain
Originally uploaded by AtillaSoylu.
Atilla Soylu'nun bu resmi, sonbaharın gelişinin en güzel tarifi belki..
Bir sonbahara daha eriyor ömrümüz, kim bilir kaç sonbahara daha erebilecek.. Bir yaprak düşüşüyle çok fazla şey tariflenir aslında..
Bir arınış mıdır yaprakların dökülmesi, bir kopuş ayrılış mı? Yoksa yaz bitiminin ve güz başlangıcının habercisi mi?..
Göçmen kuşlara bir işaret mi?..
Şimdi, bu yılın yeşil yapraklarının son demleri yaşanıyor..Artık sararacaklar yavaş yavaş ..Ve bir bir kopacaklar dallarından..
Her günün hayatımızdan kopuşu gibi, ağaçlardan yüzlerce yaprak düşecek..

Masalların sonunda düşen 3 kırmızı elma gibi,
Güz yaprakları düşecek başlarımıza :)


aşk-ı beka..
4 eylül 2006
(okulun ilk günü,
mutluyum ayrıca:)

02 Eylül 2006

Flash position test


Flash position test
Originally uploaded by Lord V.
Lord V'nin engin ve zengin fotoğraf arşivinin en son eserlerinden biri..Çok beğendim ve paylaşmak istedim...


fotoğraf: Lord V
kaynak. flickr.com

Şimşek,Korku ve Ümit



Gözleri semada yağmur bekleyen ekinler var..
Sevda var yağmurla yağan
Ümit var yağmurla gelen..
Şimşekler var , gök gürültüleri ve de..
Akımlar var yerden göğe ve gökten yere kadar..
Işıklar ışıltılar..
Ümitler ve korkular..
Rab şimşeği gönderir
ve gösterir kullarına
Bereket adına bir ümit,
felaket adına bir korkudur şimşekler..
Bu kez sıcak bir yazın ardından geldiler,
Eylülün ilk cumasında, bir akşam vakti..
Tesbih etti böylece gökyüzü, duyurdu nidasını..
Onu duyan yüreklerin Kimisi korkup sindi bir köşeye..
Kimi açtı gönlünü rahmete, tefekküre..
*
Bir zamanlar çok korkardım şimşeklerden ben de, neden mi?..
Ben 9 yaşındaydım.. Böyle şimşekler çakıyordu yine.. 9 yaşındaydım ve gök gürültüsünden hiç bu kadar korkmamıştım.
Mutlu yaz günlerindeydik. Onlarca meyve ağacının içinde, yemyeşil bahçemizde, sulama havuzumuzda vakit geçiriyorduk..
Sonra hava bulanmaya başladı, ardından karardı, karardı..
Tarifsiz bir rüzgar esmeye başladı..
Açık kalan pencereler çarpıyordu.. Pencereden dışarıyı izliyorduk, her şey bir o tarafa bir bu tarafa sallanıp duruyordu..Sonra bir çatırtı oldu, evin önündeki kocaman kayısı ağacı, ortadan ikiye ayrılmış, üst kısmı balkona düşmüştü.. Arka bahçedeki kayısı ağaçlarından bir ikisi de böylece kırılmışlardı..
Evin pencerelerinden biri rüzgardan içeri doğru uçmuş ve kırılmıştı, çok şükür kimseye bir zarar gelmemişti..
Hayatımda ilk kez bir fırtınaya şahit oluyordum..
Ve hayatımda ilk kez bir annenin evladından ayrılışına da rastladım o vakit..
Yağmur dinmiş, fırtına bitmişti.. Herkes derin bir nefes almıştı.. Kırılan dallara bakılıyordu bir taraftan..
Sonra bir feryat yükseldi..
Bir anne, 9 yaşındaki evladını bekaya uğurlamıştı..
Fırtınayla kopan teller, yola düşmüş ve fırtına dindiği için bir akrabalarında olan annesinin yanına gitmeye çalışan çocuğun ayağı tellere dolanmış, oracıkta elektrik çarpmasından vefat etmişti. Evinin tek çocuğu idi.. Benimle aynı yaştaydı..
Herkesi bir hüzün kaplamıştı..
Fırtına sonrası sessizlik, bir annenin yüreğinde bambaşka bir fırtına koparmıştı.
Bunun için belki, küçükken gök gürültülerinden çok korkardık.. Korkardık, çünkü fırtınayı anımsardık, bir felaketten Allah’a sığınırdık.. Şimşekler çakmaya başlayıp gök gürültüsü duyulunca evdeki bütün elektrikli aletleri kapatır, ablamla birbirimize sokulur dua eder, beklerdik..
“Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 24)
Bu ayeti bilmiyordum o vakit ..
Korku ve umut unsuru..
Bereketin yahut bir felaketin habercisi olabilecek şimşek çakmaları..
Hem öyle bir çakış ki, bir şimşeğin ürettiği elektrik, bütün Amerika kıtasının santrallerde üretebildiği elektrik miktarından fazla… Bir insana değdiği vakit yakabilecek güçte..
Şiddetli yağmurlarla gelen yıldırımlardan şimşeklerden ve gök gürültüsünden korkardık işte..
Bu korku, tedbire sevk ederdi bizi.. Korunmak isterdik kötülüklerden, sığınırdık Rabbimize..Küçük kalbimiz küt küt atardı..
Şimdilerde ise, gök gürültüsünün beni eskisi kadar korkutmadığını düşünüyorum.
Bunda, gök gürültüsünün bir tesbih olduğunu öğrenişimin payı mı, bir gök gürültüsünden sonra gelenlerin üstünden yıllar geçmiş olmasının mı, yoksa umut-korku dengemin “umut” tarafına doğru kaymış olmasının payı mı daha büyük bilmiyorum..
Korku ve umut unsuru..
Hayatından umut unsuru çıkarılmış olanların his dünyaları, korku ve tedirginlikle dolu oluyor..
Olabileceklerin en kötüsüne odaklanmış diken üstü ruhlar..
Ve korku unsuru çıkarılmış olanların da hayatına, rehavet ve vurdumduymazlık hakim olabiliyor..
Yine düşler, düşünceler gelip, “denge”de düğümleniyor…
“Rabbimizin azametinden korkup, rahmetinden ümit kesmemek”te..
*
Umut-korku unsuru,
çakarken şimşekler yine..
ve gök gürlerken,
boşalırken gökten yağmurlar,
ve yükselirken yerden dualar..
gelir gider elektrik akımları da
o alemden bu aleme..
alemler arası akış,
pozitiften negatife..
yüklenmiş yüklerimiz,
yağmurun yağıp da
ferahlatması gibi göğü,
ferahlar dilerim,
yerden göğe akışlarımızla,
yalvarış ve yakarışlarımızla…

02.09.2006
© 2006 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

22 Ağustos 2006

Emrenin misketleri:)


Emre's Marbles :)
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Yeğenlerimden Feyzanur, bizim küçükken oynadığımız "5 taş" oyununa merak salmışken, diğer yeğenim Emre (4), bu fotoğrafta görüldüğü gibi, minicik elleriyle misket oynamayı öğrendi :) Yaşına göre gayet başarılıydı..Hatta dedesinin miskete vuruşunu beğenmedi bile "boynuz kulağı geçer" misali..:)

Eski günlere gitmek ne güzel..Eskinin oyunları daha güzel...
Basit 3-5 adet misketin bile lüks olduğu günlerden, bugünün hiçbir şeyler hoşnut olmayan çocuklarına uzanan süreçte, hala bazı değerleri yitirmemek ne iyi.
Bunun için seviniyorum emrenin minicik ellerinde duran misketleri görünce :)
Bunun için, çelik-çomak, saklambaç, körebe, uzun atlama gibi doğal oyunlar oynamasını seviyorum çocukların.

Şimdi, safiyane, çöpten bebek yaptığımız üzerine bulduğumuz bez parçalarını iliştirdiğimiz günleri tebessümle hatırlıyorum..

Dolu dolu geçen bir çocukluğu, ağaçlarla, yıldızlarla hemhal olan güzel yılları diliyorum bugünün çocuklarına..



Fotoğraf: Aşk-ı Beka
Yer : Ankara
Tarih: Ağustos 2006

19 Ağustos 2006

Dolunaylı günlerden kalan


Dolunaylı günlerden kalan
Originally uploaded by aşk-ı beka.

Kayan Yıldızlar






ŞEHRİN GÜRÜLTÜLERİNDEN VE ışıklarından uzaktayım.. Gökyüzüyle baş başa..
Ağustosun bu sıcaklarında, gündüzleri evden çıkılmıyor. Topraktan insanın yüzüne sıcak vuruyor.. Ancak akşam vakitlerinde serinliyor hava.. Gece saat on bir olduğunda, bahçeden içeri girmek istemiyorum. Sırtımı hala soğumamış olan bahçe duvarına yaslıyor, gökyüzünü seyrediyorum. Dolunayı izliyorum.
Rabbim şu kavuran sıcakların ardından nasıl da serinletiyor her yeri.. Nasıl ferah oluyor geceleri gökyüzü.. Ne büyük bir nimet..

Böyle günlerden birinde, tarlaların arkasındaki tepelerde güneş batıyorken yine, yola çıkıyoruz..
Sağ yanını kıpkızıl bir gökyüzü süslüyor tarlanın ve ardından solda dolunay beliriyor.
Başka hiçbir şey yok hareketsiz gökyüzünde..
Tarlalar ve irili ufaklı tepeler ardında gülümseyen ay ile muhabbetimiz başlıyor böylece..
Ay, bir secde ayeti sanki.. İnsanın oracıkta secdeye kapanası geliyor..
Yüreğim ayın parlaklığına meftun.. Manzaramı perdeleyen tepeler araya girdiğinde yine nur damlasını görmek için heyecanlanıyorum.
Henüz hava tam kararmamış.. Henüz maviliğini kaybetmemiş gökyüzü, sarılığını kaybetmemiş tarlalar..
Kusurlardan münezzeh Rabbim, göğün en güzel yerine, ne kadar kusursuzca asmışsa bu ışık yansıtan topu, öyle de kusursuz yaratmış alemi..

*

Geçtiğimiz günlerde, dolunaylı bu gökyüzüne, yıldızlar yağdı gökbilimcilerin söylediğine göre.. Dünyamız bir kuyruklu yıldızın yörüngesine girdi.. Kuyruklu yıldızların beraberinde dönen meteorlar, atmosfere girip, gökyüzünü adeta bir şölene çevireceklerdi. Yıldızlar art arda kayacaktı.. Yani uzay boşluğunda dönen irili ufaklı taşlar, yanıp, ışık olacaktı..

Gökbilimcilerin dediği gibi, yıldızlar kaymaya başladı tek tek.
Hiçbiri incitmedi bir tek insanı bile.. Korundu dünyamız. Yörüngesi değiştirilmedi, ve yeri göğü alt üst edebilecek bir çarpışmadan kurtarıldık yine..

Gökyüzünde böylesi bir yağmur sürerken, bir yandan havai fişekler patlıyordu bulunduğum yerde. Patlayan fişekler, tozu dumana katıyordu.. Köpekler ve kediler sesten ürküp değişik sesler çıkarıyorlardı, birkaç bebek ağlaması da duyuluyordu..

Yıldızlar kayarken gökyüzünde, kayıp giden başka şeyler de oluyordu alemde..

Havai fişeklerin bomba gibi patlamasıyla, dünyanın başka başka yerlerinde patlayan bombalar geliyordu hatıra..
Minik yavruların gözlerinde kayan yıldızlar, ardı sıra..
Bu topraklarda, iki genç evlendiğinden fişekler patlıyordu gökyüzünde, korkutmuyordu ışıklar..
Ama savaşın olduğu yerlerde, bir yıldız düşünce yere.. Pek çoğu yetim kalıyordu yavruların..
Savaş, kaydırıyordu yıldızları..

Uzay boşluğundan atmosfere çarpan yıldızlar yok olup, ışık olup gidiyordu..
Ama insanların attığı taşları durduramıyordu barınaklar..

Bir tek dua edebiliyordu çaresiz gönüller, gözleri gökyüzünde:


“Ey evrendeki tehlikelere karşı dünyamızı sarıp kuşatan Rabbim..
Sen koru mazlumları.. Islah eyle zalimleri..
Koru bizi Rabbim.. Kaydırma, tut ruhlarımızı, ve kalplerimizi…”

19.08.2006


© 2006 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

18 Ağustos 2006

NAMAZ-1

Mustafa Ulusoy




DÜNYANIN İÇİNDESİN. Yarı çemberin içindesin. İçinde dünyaya küskünlük var . Yarı çemberin dışındasın. Asılı mı kaldın hayatta? Ya da sıkışık mı kaldın?


Sevinçli vahşi yüreğin ile günahkar yanmış yüreğinin derinliklerinden gelen bunaltı mı geriyor seni? Yoksa yoruldun mu? Bu gün yaşadıkların yordu. Anladım. Sadece bugün yaşadıkların değil. Sıkıntılı günlerden biriydi. Peki. Yok yok tam anlamadım. Bir daha söyler misin? Ruhunu sürgüne mi yolladın? Benliğini yüceltmenin sürgünündesin öyle mi? Azap verici bir gerilimin içindesin.


Konuşmak istemiyorsun. Gerginsin. Bunalımdasın. Ağlıyorsun. Yalnızsın. Kederlisin. Mutsuzsun. Kimse seni anlamıyor. Sen kimseyi anlamıyorsun. Kıyıda köşede kalmış gibisin. Durgunsun. Öfkelisin. Ne yapacağını bilmiyorsun. Ne yapmayacağını biliyorsun. Güçsüzsün. İçinde kötü şeyler olacak korkusu var. Kaygılısın. Heyacan basıyor. Tedirginlik bedenini uyuşturuyor.


Yabani sarılgan bir sarmaşığın hayat ipine sarılması gibi hem kendi benliğinin hem de kötücül benliklerin bencil arzuları ruhuna ve bedenine sarılmış hissediyorsun.


İçimi rahatlasan ise şu: Herşeye rağmen hayatını yeniden ele geçirmek istiyorsun. Farklı canlılık veren bir şeyin meydana gelmesini istiyorsun. Tıkanıp kalmışlığın biteceğine dair umudun sönmemesi ne güzel. Bu ölüm bile olsa.


Dayanmak istiyorsun. Dayanıyorsun. Zamanın akışı içinde yıpranmış ve gevşemiş varlığın aynı zamanda rüzgalarla bilenmiş kaya gibi seni güçlü kılıyor.


Bugün de mi aynı soruları sordun? Dur sen söyleme. Biliyorum o ünlü sorularını: Ben neye açım diye soruyorsun. Özlemini çektiğim nedir? Ben ne arıyorum? Neyi çok istiyorum? Neyi çok arzuluyorum?


Tam düşündüğün gibi. Kalbini çokluk yordu. Onun dışındaki herşey kalbine tutunmaya, kendine bir yer edinmeye çalışıyor. Kalbin dünyanın mahzeni gibi. Odanda fazla eşyalar her zaman seni boğar biliyorsun. Bu yüzden sık sık temizlikler yaparsın. Kalbindeki herşeyi de arkanda bırakmak ne güzel olurdu. Ama aynı anda hem kalmanın hem gitmenin bir yolu yoktur. Bir çok şeyi nasıl bırakabilirsin arkanda? Kalbinin kapılarını açıp içindekilerin dışarı uçmasını nasıl başarabilirsin? Bunun için geceler uykusuz mu kalmalı, yemeden içmeden mi kesilmeli, bırakıp gitmeli mi?


Önce tek başına olma görevini üstlenmek istemelisin. Hani konuşmuştuk ya. İnsan kendi kendine, kendi için uyanık olmalı bu zamanda. Senin için uyanık olan insanların devri geçti artık. Onun için bir hayatı yaşamak için tek başınasın.


Yalnız başına ölmeden önce yalnız başına varolmalısın. Kendi tekliğini hissetmeden Onun tekliğine varamayacağını biliyorsun değil mi? Hemfikir olmamıza sevindim.


Herşeyi arkanda bırakmak ve tekbaşınalığı yaşamanın bir yolu olmalı . Kalbin ancak çokluktan kurtulunca serinliyor. Kalbin o zaman karmaşadan kurtulup bir düzene giriyor.


Kalbini ne düzene sokacak?


96: 19 Secde et ve yaklaş


Allahın bu sözü ruhuna nefes aldırıyor.


Secdeye varmalı diyorsun. Her secde Ondan başka her varlığı arkanda bırakmak değil mi? Bütün çoklar geride. Önünde teklik var. Önce kendinin tekliğı. Yalnız ölmeden önce yalnızca secdeye kapanmalısın. Başkasıyla birlikte secdeye kapansan da her secde yine de biriciktir.


Melekler kalbine dokunacak secdede. Yenilenme, yeniden hayat bulma secdede gerçekleşecek. Kalbinin önündeki varlıklar arkaya çekilecek. Sen ve O. İkiniz aranızda bir ilişki anı olacak. Sen ve O. O ve sen. Ne büyüleyici bir an olmalı. Tüm dünyaya bedel bir an olmalı bu. Tüm evren secdedeki tek bir anda yaşanan sen ve O ilişkisi bile edemiyor değil mi?


Bedenin, ruhun, duyguların ve benliğin secdede olacak birazdan. Duygularını rahat bırakacaksın ama. Bırakacaksın kalbin ne yaşayacaksa yaşayacak. Yakınlaşayım diye çabalamayacaksın . Kalbini yöneltmeye kalkmayacaksın. Secdede ne hissediyorum diye kendini yoklamayacaksın.


Bunu nasıl yapabilirim diye endişe mi duyuyorsun? Sen yapmayacaksın ki zaten. Kalbin yapacak. Sen Kalbinle oynama yeter. Tüm iradeni alnını secdeye koymak için toplayacaksın. Kalbinin yaklaşması için değil.


İnsan kalbini kurcalamamalı.


Günde kırk kere secde etmek demek, kırk kere Ona yaklaşmak demek. Bu fırsatı insan nasıl kaçırabilir?

http://1111.karakalem.net

16 Ağustos 2006

Sadık Yalsızuçanlar'dan e-kitap

Merhaba,

Kitap severler için, Sadık Yalsızuçanların, internetteki ilk flash formatında hazırlanmış e-kitap olma özelliği taşıyan "HİÇ" adlı kitabını aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz !..


http://www.zarifce.com/ekitap/kitaplar/hic.swf


Kaynak: http://www.sadikyalsizucanlar.com

Vazifeyi eda etmek...


isbasinda
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Allah'ım ne büyüksün !..dedirten bu kare beni hayrete düşürdü..
bir çıktısını alıp önüme koydum..
iştiyakla işini yapan şu arıyı seyretmek..
hem de bizler işlerimizde bu kadar gayretli değil iken..

çalış ey sevgili arı
çalışmanın mahsulü baldır..
daldır en güzel tefekkürlere sana bakan gözleri !...

fotoğraf: Aşk-ı beka
yer: Mucur
tarih: Ağustos 2006

01 Ağustos 2006

Uçurtmamız işte :)


Uçurtmamız işte :)
Originally uploaded by aşk-ı beka.
öyle çok yükseldi ki!

Neylerimiz


Neylerimiz
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Mehmet amcanın bir günde öğrendiği ney ustalığı ve neylerimiz :)

Günbatımı


Günbatımı
Originally uploaded by aşk-ı beka.
işte böyle batıyor gün Eğerce Sahili'nde

Sun and the beach


Sun and the beach
Originally uploaded by aşk-ı beka.
30.07.06
30 derece
18.58

Otobüsteyim..
Gün batıyor yine, yeniden, yeni bir yüzle..Güneş batıyor, ben Loreena McKennitt'ten "Rising Sun" parçasını dinliyorum..Aşina ve hayranım gün batımlarına..
Defterime tarih atarken 30.07.06 yazıyorum zorlanarak..Kısa gibi görünen hayatın aslında bereketli kullanıldığında ne denli uzun olabileceğini anımsıyorum.
07-06 ile 07-07 arasına neler sığacak, bu kadar daha ömür takdir edilmiş mi bilmiyoruz..Bilmemek..Ne iyi bilmemek ölümün ne zaman geleceğini.
Bursa'dan dönüyorum..Ayın 7sinde ayrıldığım evime dönüş yolu..
Seyr-i Keyf-i İstanbul sonrası bir pazar geldim Bursa'ya ve bir pazar daha oldu, işte dönüyorum.
Akşam canımın içi dostum ve nişanlısı karşılamıştı beni terminalde..Oradan Özdilek'te birer tatlı ardından tatlı sohbetler..Sonra evde ailece akşam yemeği keyfi..Ve sabah namazına değin oturmak dostumla..Ezanla birlikte ettiğimiz dualar..
Ertesi gün Samanlı'da meyveler koparmak dalından ve güller dermek..
Uludağ İnkaya'da tarihi çınarın herbiri büyük birer ağaç eden dalları altında oturmak..Bu büyük çınar ile tefekkür etmek, hayretler içinde kalmak..
İnkaya'dan inip, evde başlayacağımız muhabbete yine sabah namazına kadar devam etmek..
Ve bir gün daha; önce Mudanya yolunda, geniş bir panaroması olan KahveBeyaz'da içilen çaylarımız..Mudanya sahilinde serinleten yürüyüşümüz..vee , canım dostumun Saklı Bahçe'sinde bulunmak..
Sahilde uçurtma uçurmak ve uçurtmanın görünür engelleri aşıp uçarak verdiği ders bize..
Kaybettiklerine uçurtmayı uçurup elinden kaçırdığında sevinç çığlığı atabilecek bir çocuk saflığıyla karşılamak..
İpi koptuğunda çoook uzaklara uçan uçurtmayı bir tevafuk ile bulmak yeniden..
Suya yazamadığımız yazıları, sahile yazmak birlikte..Denizin üzerine düşen güneşi ve dahi ışıltıları izlemek..Dalgalardan kaçmak, dalgalara koşmak..Deniz kabuklarına dokunmak..
Ve gecesi ne müthiştir Eğerce'nin.. Terasta kurulu hamağa iki dost yanyana yürek yüreğe uzanmak, yıldızların binlercesini izlerken gözyaşlarına dur diyememek..
Ki o gözyaşları, Rabbin büyüklüğü ve kulun gafletine dairdir..
Ki bu yürekler doyamaz Rabbin sanatına, kudretine ve hatta dur diyemez yüreğine..
Yıldızları nağmelere ortak ederek söylenir şarkılar.:Dinlenir en güzel besteler..Gönülden yükselir dualar..
Gelir tefekkürler, hasbihaller..
Ney'imiz de eşlik eder gecemize ve ilk Eğerce açık hava konseri verilir böylece :) ve hatta canım dostumun babası, sabah ilk iş, bulabildiği kamışları toplamaya başlar ve ömründe ilk defa neyler yapar.
Bu ilk tecrübeler gayet başarılı olur ve artık elimizde 1 değil 8 neyimiz vardır..
Sonra dut ağaçları karşılar bizi..Canım dostum en yüksek dallara tırmanır ve dutların en güzellerini toplar..Kara dutlar ellerimizi kırmızıya boyar..Gece yine yıldızlar, yine seyr-i sefa-i sema başlar..
Burç burç yıldızlar vardır yine..Doyum olmaz böylesi bir dostun muhabbetine..
Bir gün daha geçer birlikte ve
Heykel'de bir dost bir dosta emanet eder dostunu..
Böylece başlar yeni bir hasret giderme..
Ağaköy'de..
Yorgunluğa, havanın sıcağına rağmen edilir sohbetler..Bursa'ya nazır bir yerde oturulur..
Şeftali ve armut tarlaları içinde yürüyüşlere çıkılır, gökte Hilal vardır üstelik..
Ulu Cami ve Kozahan'a uğranır..Uzun uzun tıbbiyeden bahsedilir, lise yılları anılır..
Ve işte bu günümün ortasında dostum Özgeyle, "nasip bir diğer buluşmaya, kimbilir, belki ağustosun sonu, belki de bir yıl sonraya" diyerek veda edilir..
Vedalar..
Terminalde veda ederken gözyaşlarını tutamayanlar vardı..
Zordur vedalar bilirim. Lakin dünyanın kendisi bir vedadır efendim..
Zor ama alışmalı bu duyguya..Bu duyguyu vuslat hayali ile olgunlaştırmaya..
İşte gün bitiyor..Güneş batıyor..
Gasparyan'dan melodiler dinliyorum..
Canım dostum Öznur'un benimle paylaştığı geniş arşivini temaşa ediyorum. Mutluyum..
Bitip veda ediyor işte Gün yine.. Ve vedalara alışıyor yüreğim..Yüreğim şunu diliyor:
Ucunda vuslat olmayan vedalar yaşatmasın Rabbim..
Veda ile başlayan cümleler vuslat ile bitsin.
Bitmesin güzellikler..Dinmesin güzele ve bekaya olan sevdamız, Aşk-ı Bekamız...
Beka alemi. Vuslatların en son durağı..
oraya hayr-ile iman ile ulaşmak nasip olsun..
Amin
Elfü Elfi Amin !..

30 Temmuz 2006

Sunset from İstanbul/Florya /Günbatımı

"There is a muscular energy in sunlight corresponding to the spiritual energy of wind."
- Annie Dillard


Günbatımının yeri bambaşkadır benim için !..Bu kare evvelki gün Florya sahlilnden fotoğrafa aktarıldı..Ben doyamadım seyretmeye en az 15 defa resmini çektim..:)
Rabbim her vakit ayrı nakışlarla süslüyor gökyüzünü..

Şimdi Bursa'da canım dostum Mavi Gülüm ile birlikteyim. Onun bilgisayarından ekledim bu resmi..
Henüz evimde değilim..

Sevgi ve muhabbetlerle !....

01 Temmuz 2006

Nur televizyonu

Aykut Tanrıkulu- 1111.karakalem.net


I.

HİÇ KENDİNİZİ TV’ de seyrettiniz mi?
Ben seyrettim.
Çok değişik ve ilginç bir duyguydu.
Yerel bir televizyonda konuşma yapmıştım.
Ve bu konuşmayı tekrar seyrediyordum.
Yaşantımdan alınmış küçük bir kesit,
Gerisin geri bana döndürülmüştü.

Bu olayı tüm hayatıma yayarak hâyâl ettiğimde ise,
Başkalarının bilmesini istemediğim sırlarım
Başta olmak üzere,
Ürktüğümü hatırlıyorum.
Her şeyim ile kayıt altına alınıyor olmak,
Rahatsız edici bir durumdu..

Aslında her ânımız,
Aynen ve naklen kaydediliyordu.
Düşüncelerimiz ve kalbimizden geçirdiğimiz
İncecik duygular da dahil olmak üzere..
Hiçbir ayrıntı atlanmadan..

Saniye saniye filme çekildiğinizi bir düşünün..
Kendinizle gurur duyduğunuz olaylarla karşılaşınca,
Seviniyordunuz.
Peki, hatırlamak bile istemediğiniz anılarınız canlanınca
Ne yapardınız?!.
Biri sizi gözetliyorsa,
Kendinize çeki düzen vermez miydiniz?

Ya doğduğumuz andan itibaren,
Bu kayıt işlemi başlatılmışsa?!.
Nasıl yaşamayı tercih ederdiniz acaba?

İnsanı düşünmeye sevk eden bir durumdu bu ..

II.

Peki, bu görüntüler nasıl oluşuyor?
Nasıl oluyor da bir hayatın bütün ayrıntıları,
En ince detaylarına kadar atlanmadan kaydedilebiliyor?
İşte, elektronikçi olan bir arkadaşımın teknik cevapları :
“Televizyonun içinde, geniş yüzeyine ekran dediğimiz bir tüp bulunuyor.
Bu tüpün içinde, neticede görüntüyü oluşturan bir gaz karışımı var.
Tüpün arka ucundaysa, on bin voltluk bir elektrik gücü toplanmış durumda.
Vericiden gönderilen radyo dalgaları, bu yüksek voltajı tüpün içindeki gaz karışımı üzerine sevk ediyor. Böylelikle gazın yapısında bulunan elektronlar, düzenli olarak ekrana doğru püskürtülüyor. Saniyede iki yüz elli defa tekrarlanan bu ardışık işlemin neticesinde, ekranda görüntüler oluşuyor. Her püskürtme sonucu, elektronlar tam bir âhenk içinde birbirleriyle kümeleşerek ekranı şekillendiriyorlar.”

Demek, televizyonda seyrettiğim görüntüleri
Elektronlar şekillendiriyordu.
Meselâ, ekranda görünen elim ve elimde tuttuğum bardak,
Elektron kümelerinden ibaretti!.
Hattâ elimdeki bardağın yere düşerek kırılması olayı bile!.
Fiil ve hareketlerime kadar olan “her şey”,
Elektron taneciklerinin
Ekrana püskürtülmesinden başka bir şey değildi.
Ekranda sadece benim “niyetim” kendime aitti.
Diğer her şey,
Tüpün arkasındaki yüksek voltajın
Tv’ ye gelen dalgalarla yaptığı uyumlu titreşimlerin bir sonucuydu.
Öyle ki,
Bütün hareketlerim,
Fiillerim...ne kadar benim dediğim tavırlarım varsa,
Her biri hareketsiz karelerden meydana gelen bu görüntülerin
Ekrana uyum içinde gelip-gitmesiyle oluşuyorlardı.
Her saniye,
Yüzlerce defa yazılan ve bozulan bu karelerin
Ardışık olarak ekrana akması sonucundaysa,
Tv’ de ben görünüyordum.
Sonuçta bana ait olan her ne varsa,
Elektronların yaptığı nafiz reaksiyonların bir neticesiydi.
Sadece ve sadece “niyetim” kendime aitti.
Nasıl istiyorsam,
Öylece şekilleniveriyorlardı.
Ben istiyordum ve onlar da bu isteğime hemen tercüman oluyorlardı.
Fiillerimle birlikte ben de ekranda
Binlerce defa gidip-gidip geliyordum.
Öyleyse;
İstemenin dışında,
En basit hareketime bile,
En küçük bir tasarrufum bulunmuyordu.
Yaşantımızdan alınmış olan kesitlerin,
Aynen ve naklen,
Gerisin geri bize çevrilmesinin mekanik işleyişi kısaca buydu..

III.

Özetlemek gerekirse;
Ha ekranda kendinizi seyretmişsiniz,
Ha insanlar sizi,
İçinde bulunduğumuz şu “kainat televizyonunda” seyretmişler,
Oluşan görüntüler ve fiiller açısından farklı olan ne ki?!.
Biri diğerinin gölgesinden başka bir şey değil ki..
Farz edelim;
Ekranda gördüklerimiz “hayatımız”,
Tüpün ekranı “evrenimiz”,
Tüpün arka uç kısmı “müteâl boyut”, ( 1 )
Elektrik,
Hükmü istisnasız her şeye geçen “Kudret-i ezeliye ve ebediye”, ( 2 )
Radyo dalgaları “levh-i mahfuz”, ( 3 )
Elektronlar “esir maddesi”, ( 4 )
Elektronların her an ekrana geliş-gidişleri ise,
Her an yaratılışımız..
İçinde hepimizin ve her şeyin olduğu,
Bu muazzam ve çok boyutlu ekrana
Nur Televizyonu desek,
Sanırım yanılmış olmayız. ( 5 )











D İ P N O T L A R :



Müteâl âlem: Kavranamayan, yüce ve üst âlem. Arş- ı âzam..


Kudret-i ezeliye ve ebediye: Başlangıcı olmayan ve sonu da gelmeyen, her yeri kaplayan kudret ve güç. Kudretullah..


Levh- i mahfûz: Her şeyin hayatının indi İlahide yazılması. İlâhi ilmin bir unvanı..


Esir maddesi: Bütün evrende bulunan, her tarafı kaplamış olan lâtif cisim. Elektrik, ışık ve ısının yayılmasına vasıtalık eden madde. Entropi..


“Oysa sizi de, eylediğiniz fiilleri de Allah yaratmıştır..”
Es-saffat suresi : 96


“Hareket eden hiçbir şey yoktur ki, onun tasarrufu ve idaresi O’nun elinde olmasın..”

Hud suresi :56


“Ey resulüm..düşmanlarının gözlerine bir avuç toprak attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı..”

El-enfal suresi : 17

Aykut Tanrıkulu
02.07.2006

30 Haziran 2006

stopkillingbabies


stopkillingbabies
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Bebekler ölmesin..
savaşlar olmasın..

Bebekler ölmesin..
Sevgiyle büyüsün..

Bebekler ölmesin..
Kürtajlar yapılmasın..

Bebekler ölmesin..
Fakirler doyurulsun..

Bebekler ölmesin..

butterfly-KeLeBek SevDaSı.....

Doğru mu anne?...
Yalnızca bir gün mü yaşamış Kelebek?..
Olsun..
Nerde yanlışım söyle..
Özenmişsem kelebeklere
Olacaksa benim de kanatlarım
Ve kırlar da mekanım
Özgürlük diye
Çarpacaksa sol yanım
Allah'ım,
Ol de,
Ben de kelebek olayım !.....

(alıntı)

Evet....Kelebeklere özenmemek ne mümkün..
Beni de almış bir kelebek sevdası..Bir sabır hayranlığı..

Canım Dostum Ruveyda Nur ile muhabbet ediyorken, bu güzel mi güzel kelebeğin sanki resminin çekilmesini bekliyormuşcasına orada durduğunu fark ettik..Yaklaştık..Fotoğraf karesine sığdırdık..
Ve sonra vazifesini eda etmiş gibi uçtu gitti kelebek..
Uçabildiğine sevindik..
Bir hasara uğradığını zannetmiştik..
Ama öyle değildi..
Rabbinin izin verdiği müddetçe hürdü kelebek..
Güzeldi kelebek..
:)
Mutluluklar getirdi, uçtu ve gitti..
Kelebek gibi olabilir miyiz biz de?..
Neden olmasın:) :)

27 Haziran 2006

Frekanslar arasından süzülen

Hani bazen öylesine bir söze takılıverir kulağımız..Binlerce kelime içinden öyle bazılarını alıveririz algı hanemize..İşte öyle de, bugün radyolar arası bir geçiş yaparken kulağıma bir kaç söz çalındı..
Pek memnun oldum ben bu hale..Ne güzel..
Diyordu ki;

"İnsanlar, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayıp, hiç yaşamamış gibi ölüyorlar"...Bu söz Eflatun'a aitmiş..

Ne kadar yerinde bir söz efendim..
Rabbimize sığınalım hiç yaşamamış gibi ölmekten..Ne kötü bir duygu değil mi..
Bana gerçekten çok dokundu..


Ve Eflatun'un bir sözü daha geldi hemen ardından:

"İnsanlar, çok fazla şeye sahip olmakla mutlu olacaklarını sanıyorlar. Bunun için sürekli bir şeylere sahip olmaya çalışıyorlar, sahip oldukça "ben bunlara bunlara sahibim" diyorlar..OYsa bilmiyorlar ki;
En büyük mutluluk; Çok az şeye ihtiyaç duymaktır !..."

evet, bu da çok ali bir söz dostlar, çok yerinde..
sahiden de yoksunluklarımız bizi mutsuz kılıyor..
ama tersini hiç düşünmemiştim.
ne kadar az şeye ihtiyacım var, ve şunlar şunlar olmadan da ben mutluyum ve yaşıyorum diyebilmek var değil mi..


işte radyo frekansları arasından süzülen iki cümle
ikisi de çok etkiledi beni,

ve beni tanıyanlar iyi bilirler ki,

paylaşmadan duramam beğendiğim herhangi bir şeyi :)

27 Haziran 2006

24 Haziran 2006

UYAN EY GÖZLERİM



Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrailin kasdı canadır inan
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dil-ü dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma
Mağrur olup tac-ü tahta dayanma
Yedi iklim benim deyu güvenme
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim Murad kulun suçumu affet
Suçum bağışlayıp günahım ref'et
Resulün sancağı dibinde haşret
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan


Sultan IV. Murad


Ey gözlerimiz,
Ey ruh pencerelerimiz,
Sultan Murad ki, böyle seslenmiş gözlerimize
Biz de seslenelim sizlere
Uykumuzu atalım üzerimizden
Rahmete açalım gözlerimizi sıyrılıp gafletten..

Sultan Murad gibi bilelim hakikati,
Bilelim gideceğimiz yeri
ve duamız olsun bizim de,
Resulün sancağı dibinde haşrolmak..

Uyanın hey, gözlerimiz..
Uyanın ki bu uyku pek ağır..

Uyanın ki, yol uzun..
Yük ağır..

02 Haziran 2006

WEBonROSE


WEBonROSE
Originally uploaded by aşk-ı beka.
İncelikle ağını dokumak için bu kez taze bir gülü seçmiş minicik örümcek..Nasıl da ince ince dokuyor sanatını..
Muhakkak ki bu sanatında çok başarılı ve Saniini gösteriyor :)

Elhamdulillah bir seneyi kazasız bir şekilde geride bıraktık..
Bugün son ve en önemli sınavımız olan Dahiliye sınavını bitirdik..Ve artık 5. sınıf olduk..Zaman ne çabuk geçiyor !..

Dualar hayatımızın her anında kendini hissettiriyor
Rabbimizin yardımı öyle aşikar oluyor ki !..

Dualarınız için Allah razı olsun
Sevgilerimle !...


fotoğraf: aşk-ı beka
yer: keçiören/ank
tarih: bu sıralar :)

19 Mayıs 2006

kafamdamechuller


kafamdamechuller
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Baharın son demleri, uçuşan polenler, kelebekler, renklerine alıştığımız yapraklar, bulutlar, yağmur ve gökkuşağı, kitaplar, okunacaklar, yazılacaklar, gezilecek görülecekler, hasret giderilecek dostlar, edilecek sohbetler, görülecek filmler vardır bekleyen..
Bir de sınavı vardır aşk-ı beka'nın haziranın 1 ve 2sinde..
bu dert ile muzdariptir zira tatili ve yapacaklarını düşünmekte, sevdiklerini özlemektedir..
dersler büyümekte büyümektedir gözünde..
resim bile çizmek ister..
ama çalışılacak konular dağ gibi (en az 1500 sayfa) ve çalışılmış kadarı pek azdır..
Velhasılı kelam, internete, bilgisayara başka meşguliyetlere ara vermek için geç bile kalınmıştır..

Şimdi,
Dua ister bu kardeşiniz..

Selam eder,

ve gider...


çizim:aşk-ı beka

motherandson


motherandson
Originally uploaded by aşk-ı beka.
zordur anlamak..
büyük için de
küçük için de..
çünkü acı büyük
ümit küçük mü küçüktür artık..

çizim:Aşk-ı Beka

Rose


Rose
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Bir kaç gün önce, bahçemize yeni dikilmiş, ter-ü taze güllerimiz vardı. Gül olduklarını görmemiştik, henüz gonca idiler..
Yeşil yapraklarının arasından kiminin sarı, kiminin pembe olduğu anlaşılıyordu.
Baharın en sevdiğim güzelliklerinden biridir "yağmurla tütsülenmiş çimen kokuları"..Bu çimen kokularının arasında, gül kokularını da alacağım zamanı heyecanla bekler bir halim vardı.
Bir gün evden çıktığımda, baktım ve gördüm ki bizim ter-ü taze goncaların biri açılabildiği kadar açılmış, kadife, mükemmel bir gül olmuş..Daha sabah bizden sakladığı o canım yapraklarını hediye eylemiş bahara, bizlere..
Bahçenin diğer bir köşesinde, sarı güller de biraz mahcup bir eda ile açılmışlar.
Benim, bahçeyle gözgeze gelebileceğim bir kaç dakikam vardı sadece..Ve bu bir kaç dakika büyük bir heyecan, büyük bir neşe kattı günüme..
Bir mutlulukla bindim arabaya.

Akşam, eve döndüğümde, merakla gözlerimi sarı güllere çevirdim..
Yerlerinde yoklardı..
Çünkü taa diplerinden koparılmışlardı acımasızca..

Yeniyetme bir genç, sevdiğine götürmek için mi koparmıştı, yoksa gül kurutmaya meraklı bir kız mı almıştı onu ordan bilmiyorum..

Ama bahçemiz daha doyamadan güllerin renklerine, öksüz kalmıştı..

Koparılmıştı güller..Bir bencillik miydi bu?..Hani gül dalında güzeldi?..

Evet..

Başkalarının görebileceği güzellikleri, tadabilecekleri mutlulukları "kendine" koparmak bencillik olmalı.

Sadece koparılan güllerde değil, daha başka pek çok şeyde hissediyorum bu koparışlarla edilen hataları, sonralarını..


Elimizi bir şeyi koparmaya uzattığımızda, bir adım ve hatta yüz adım ötesini de düşünebilir miyiz?..Neden olmasın?..Dar değil ki muhayyilemiz bizim.

Öyle işte..

Koparılmış güllerden
Koparılmış mutluluklara
Koparılmış umutlara
Koparılmış huzura doğru sürüklüyorum kalbimi,
kalbimi, dört bucaktan, çekebildiğim yere kadar..

Kopardıklarım için af diliyorum koparılmışlardan..

Bahçemdeki "henüz" koparılmamış güllerin renklerini temaşa ile,
daha açacak pek çok güle hayranlıkla kapatıyorum bu seyri de..

Selam ile..

Aşk-ı Beka
17 Mayıs 2006

Fotoğraf: Aşk-ı Beka, yer: Amasra,
red level üzerinde manipulasyon mevcuttur :)

11 Mayıs 2006

Bahçede Hanımeli


Bahçede Hanımeli
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Yağmurlu bir günün son demlerinde üzerlerinde yağmur damlalarını barındıran hanımelleri..
İstanbul'dan ablam geldi bu haftasonu..Başlık onun fikri :) Çünkü güzel bir şarkıyı hatırlatıyor "bahçede hanımeli" :)

Fotoğraf: Aşk-ı Beka
Yer: Altınpark/Ankara
Mayıs 2006

08 Mayıs 2006

micro world


micro world
Originally uploaded by mkm3d.
Yine bir flickr gezintisi sonucu rastladığım bu harika resim beni yağmurun serinliğine götürdü..

Yağmur ferahlıktır
Yağmur rahmet
Yağmur, Rahman'ın lütfundan büyük bir nasip bize..

04 Mayıs 2006

yavru kedi


cat21280
Originally uploaded by xmarkoz.
Flickr'da yavru kedicikleri gezerken bu minik tatlı mı tatlı yavruya rastladım !..
Ne güzel bir bahar sabahı güneşin pencereden içeri süzülmesi
ne güzel yağmurla yıkanması kentin !
ne güzel Rabbimin yarattığı minicik canları seyretmek ve onlarda derinlemesine merhameti içine çekmek !..
ne zaman bunalsam Rabbim güneşiyle aydınlatıyor yüzümü..
olumsuzlukları sıyırıp atıyor merhamet.
ne güzel Rahman/ın eşsiz merhametinde kendini bulmak..

Çok güzel...çok şükür !...

Bahar nedir?


yellowprincessofforest
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Bahar nedir?

Portakal ağacının üstünde hem çiçeğini hem meyvesini birden görüp hayret etmektir.

Her yeni güne ,yeniden doğan güneşe zikr-i cehrî ile hoşâmedi yapan kuşlara,zikr-i hafî ile iştirâk etmektir.

Güneşin ilk ışıkları denizin taze sabah mavisinde yakamozlar bırakırken,gözleri ile denize;aklı,kalbi,ruhu ile cevşenin manalarına dalış yapmaktır.

Deniz seviyesinden 630 metre yükselip,360 derecelik bakış kazandığınızda o gözün,o çıkmanın,Tünektepe'nin zekâtını,mâşaallah,bârekaallah'lar ile vermektir.

Kâinat kitabının tam ortasında yol alırken,sağlı sollu sayfaları okumak gayreti içinde başı dönmektir.Neden herşey bu kadar mükemmel?..diye sormak,marifetullâh ve zikrullâh ile cevap vermektir.

İnsanoğlunun koca koca taşlardan yaptıkları binaların yıkıntıları içinde onlara inat,hayatı temsîlen Ya Hayy Ya Kayyûm söyleyen kır çiçeklerini ve gelincikleri dinlemektir.

Bahar nedir ,sorusunun bunlardan başka binlerce milyonlarca cevabı daha var.

Bahar nedir?


Yazıyı Gönderen: Fatma Coşkun
Fotoğraf: Aşk-ı Beka/ Gölcük-Bolu

03 Mayıs 2006

"Siz kendi güneşini perdeleyen bulutsunuz"

Hayatın boşluklarını doldurmak, yahut dolu bir hayatı boşaltmak insanın elinde olmalı.
Hayatı dolu dolu yaşayanlar da, başıboş gezinenler de bir tercih yapıyorlar aslında.
Bereketle dolmak ya da bereketten kaçmak.
Elinde olmalı insanın.
Dua, bereketi çağırır günlere..Bereket duayı bollaştırır.
Her ikisinin yokluğu, başka yoklukları ve başka boşlukları davet eder.
Neden boş olmasın ki günler bir gaye olmayınca?..
Bugün okuduğum kitapta çok beğendiğim bir cümle vardı:

"Siz kendi güneşini perdeleyen bulutsunuz" diyordu..

Ne kadar da doğru.

Güneş sızamıyorsa ördüğümüz bulutların arasından, suçu güneşte değil dönüp bir de kendimizde aramalıyız..

Güneşsiz günlere ah-u vah etmek sisleri dağıtmıyor.
Esefler hiçbir kalbi mutlu etmiyor, mutmain etmiyor.

Eseften uzaklaşmak diliyorum tüm kalplere..

Ümit ediyorum
Ümitle, güzellikleri istiyor
ve bekliyorum...