01 Mayıs 2011

Bosna-Hersek

8-9-10 Nisan Bosna-Hersek gezimizden kareler..1. Saray Bosna (Sarajevo) 2. Jablenica 3. Sarajevo Şehitlik 4.Mostar 5. Travnik





3 günde kaç farklı aleme gidip gelmeydi Bosna-Hersek'te yaşadıklarımız..Bir yandan o kadar bizden ve öte yandan bizden o kadar uzak bir ülke ki..Saray Bosna'da dolaşırken sanki İstanbul'da dolaşıyorsunuz, insanları ise bizim insanlarımız..Öte yandan herbir yanı kaplayan kabristanları görüyorsunuz..18 yıl önce yaşanmış bir savaşın her yerde izleri var, silinemeyen ve silinemeyecek olan..Bununla birlikte her mezar başında, nisan ayında açmış taze çiçekler var, kimisi kök vermiş kabristanın toprağına, kimi de şehit yakınları tarafından tazece koparılıp bırakılan..Mezar taşları var, kimi 20 kimi 40 yaşında olan..Herbirinin ölüm tarihi 1993-1995 arası değişmekte..Onarılamamış binalar var, dokusu kurşun deliği, rengi barut grisi, duvarları yıkık, camları kırık..Bir de bütün bunlardan bihaber gözleri masmavi ışıldayan küçük çocuklar var, Türk misafirlere gülümseyen. "Türkiye kardeş ülke" demeyi öğrenen İbrahimler, Ahmetler var. Hüzün dolu bir ülke..
Bununla birlikte yağmurdan nasibi yüksek, bereketli topraklar, yemyeşil vadiler, dört bir tarafından sular akan, nehirler coşan bir ülke..
Mostar'da yeniden inşa edilen hilal kavisli köprünün dahi boynu bükük hala..Ama bir horasan ereni tekkesi var ki, Avrupa'daki tek kaynaktan çıkan en büyük nehrin kıyısına kurulu, duvarında "hu" nakışı yer alan, onu gördüğünde, bütün bir ülkeyi ışıldatacak bir ümit kaplıyor insanın içini..
Bundan 17 evvel ben küçük bir çocukken yüreğimden dökülen Bosna gözyaşları vardı..Ancak ne uzakmışız tüm yaşananlara, tüm acılara, yerinde gördüğünde daha iyi anlıyor insan...Tüm şehitlerin ruhuna bu vesile ile rahmet diliyorum Yaratan'dan...
Anlatmak için kelimeler kifayet etmiyor, gidilesi, görülesi, hissedilesi, tekrar dönüp tekrar ziyaret edilesi yerler...
Fotoğraflar:  Aşk-ı Beka

22 Ocak 2011


Bazen susmak ve seyretmek en güzel yolu iletişim kurmanın..Sadece bakmak güzel çirkin her şeye..

19 Ağustos 2010


Gülhane Parkı
Upload feito originalmente por aşk-ı beka
Ramazanda günler bereketli, kalpler huzurlu etraf dingin, psikiyatri aciline bile hasta gelmez oldu, gündüzü uzun, gecesi kısa ama uykusuzluğu da yorgunluğu da tatlı..Bitmese bu huzur..

09 Temmuz 2010


green & blue
Upload feito originalmente por Martjusha
Baharın ferahlığı ve huzuru içinde başladığım sağlık ocağında dört bininci hastamı muayene ettim dün..Bir bahar, ardından bir yazın başlangıcı burada geçerken, kalemin altından kayıp giden reçeteler ne dertlere şifa arayışıydı, ne dermanlara ilaçtı kim bilir. .
Bazı reçeteleri yazarken, vaktiniz de varsa hastayla hasbihal edebiliyorsunuz..Ve o zaman, o kağıt parçalarına çarpık çurpuk harflerle yazılan ilaçların aslında ne kadar farklı dünyalara birer yolculuk olduğunu fark ediyorsunuz..
Yanık kremi yazdırmaya gelen bir hasta, eşinin iş kazası geçirdiğini söyleyince merak ettim, nasıl bir kazaydı?
Bir itfaiye memurunun ateşi söndürmek için girdiği evde çatı üzerine çökmüş, ayağı altında kalmış, kırılmış, elleri ve ayakları yanmış meğer.. Çok üzüldüm, meğer sadece kıyafetleri yanmayan kumaştan yapılıyormuş itfaiyecilerin..Ayaklarındaki lastik botlar ve ellerindeki muşambadan eldivenler yanıyormuş..
40 gün hastanede yatarak tedavi gören hasta yeni taburcu edilmiş ve tabii ki yanıkların tedavisi sürüyormuş.
Bir diğer hasta zeka geriliği raporu olan çocuğuna psikiyatrik bir ilaç yazdırmaya gelmişti.. "Nasıl, ilacın bir faydasını görüyor musunuz" diye sordum.."Oğlumun kulağı işitmiyor, gözleri de görmüyor, bunalıma girmişti, onun için başlanmıştı ilaç...Evet, şimdi daha iyi..Daha sakin"..dedi..16 yaşındaydı oğlu. Nörofibromatozis tip II hastalığına müptelaymış ve önce gözlerini sonra işitme duyusunu bu hastalık nedeniyle kaybetmiş..."Şimdi nasıl iletişim kuruyorsunuz" dedim.."Dokunarak" dedi..."Karnına dokunuyoruz mesela, karnı ağrıyorsa tepki veriyor..eskiden konuşuyordu ama artık hiç konuşmuyor..işitme kaybı gerçekleştiğinde bunalıma girdi..Kulaklarım benim herşeyimdi" dedi..sonra da çok fazla konuşmadı"...dedi..
"Kulaklarım, benim her şeyim"...
Ne kadar önemli bir cümleydi..
Ne kadar hassas bir gerçekti...
Ve şimdi o da gitmişti..
Ama annesi metanetliydi..hem de şaşırtıcı bir şekilde oldukça metanetli..
Allah sabır versin dedim, zor olmalı..
Zor tabii, ama alıştık dedi..

işte böyle, kağıdın üzerinde kalem risperidon reçetesini yazıyordu..bir soruyla açıldı ardındaki mana..
çoğu ilacın da böylesi bir hikayesi vardı.

ama yürek de, vakit de yetmiyordu hepsini dinlemeye,
hepsiyle hemhal olmaya,
hepsine ufak da olsa bir teselli vermeye...

25 Haziran 2010

sağlık ocağında keyifli günler


Last beautiful murraya photo
Upload feito originalmente por RachaelMc
küçük yerlerde insan ilişkileri daha samimi oluyor
artık küçük çocuklarla birbirimizi tanıyoruz, yaşlı nineleri, amcaları..hatta şöyle diyaloglar geçiyor aramızda

-ben geçen gün gelmiştim ya, on beş gün oldu mu?
-oldu mu?? bilmem, nerden bileyim ;)
-hani geçenlerdeydi ya..

kızım şu ilacı yazıver diyen amca, ilacın üzerindeki ilaç isminin yazıldığı yeri değil de sadece 24 tablet yazan yeri kesip getirmiş,
-amca ilacın yanlış yerini kesmişsin ismi yazmıyor burda
-adın doktor değil mi, şöyle bi rengine bakıp bilecen
-amca binlerce ilaç var ismi olmadan nasıl bileyim
-ee orası da artık senin işin, bileceksin

başka bir hasta, kapıdan
-sadece birşey soracaktım
-buyur amca sor
-dalak sağda mııı solda mı??, deyince
-solda amca ama hayırdır neden taa buralara kadar geldin?
-e iddiaya girdik kızım, bizim komşu dedi ki siz yanlış biliyosunuz, dalak sağda, ben de dedim seninkini yanlış yere koymuşlar, dalak sorda..
- e hadi hayırlı olsun amca kazandın iddiayı :)


bugün kaçamak kaçamak bakan bir çocuk geldi, hasan
annesi:
-hocam hasanı tanıdınız mı?
-yok tanıyamadım, ne olmuştu annesi??
-hani ağzını açmayıp bahçeye kaçmıştı da arkasından siz de bahçeye çıkıp onu getirmiştiniz ya işte o hasan ;)))
-aa şimdi tanıdım, hoşgeldin hasan, bugün kaçmadın aferin sana ;))


ve benzeri ve benzeri ;)

17 Haziran 2010

nurlu gece


"Lead me from Darkness to Light!"
Upload feito originalmente por Kamala L
kandil, candle, ışık..
regaip, arzulanan, rağbet edilen..
o rağbet edilen ışık bugün geliyor kalbimize
bugün regaip kandili..
üç ayların ruhlarımıza indirdiği, indireceği nurlar üzre bir nur daha
bugün ışıklı bir gün, nurlu bir gün..
gökten afv ve rahmetin yağdığı
elini ve gönlünü açanların bu huzur ve merhametten, bu bağışlanma ve arınmadan çokça istifade edeceği gün
günlerden biri

kimi özel gecelerin kandil ismiyle aydınlatılmış, rahmetle donatılmış olması ne hoş, ne güzel..
ne büyük bir fırsat
ne güzel bir tazelenme..

mubarek olsun hepimize...

11 Haziran 2010

Ölü Muayenesi

Üçüncü ölü muayenesinden döndüm. Bu kez bedeni henüz taş kadar soğumamıştı merhumun.
Şah damarını ve gözbebeklerini kontrol ederken hiç ürkmediğimi fark edip, hekimliğin nasıl bir soğukkanlılık geliştirdiğini düşündüm.
Ölüden, ölümden korkmak?..
Muayeneye birlikte gittiğimiz sağlık memurları genellikle cenazeden korktuklarını belirtip aracın içinde kalıyorlar..
Bense bu kez, odadaki tüm yakınları çıkarıp tek başıma muayene yapmayı tercih ettim.
Yakınlarının yanında; ölmüş bedenin muayenesini yapmak zor çünkü..
Korku?..
Asla..
Çünkü hastaların ölüm öncesi çırpınışlarını gördüm defalarca, çaresizliklerini...Canlılarından zarar görmediğim bu hastaların ölü bedenlerinden korkmak neden?..Geride kalan giysiden bu denli ürkmek niye?..
Tüm ölü bedenlerde aynı ifadesiz bakış..
Aynı hareketsiz vücut..
Aynı soğukluk.

Hepimizin, er geç buluşacağı son bu
Bu görüntü..Bu resim, belki olur, belki olmaz, bilinmez..
Cenazemiz kimin elinden geçer; bilinmez..


Ruh ayrılınca hiçbir şeye benzemiyor beden..
İnsan demek ruh demek..Beden bir örtü..
Ve ölüm ruhun varlığının kanıtı..
Nereye gitti o canlı bakışlar?..O kıpırdanışlar..O sözler..O düşünceler..Heyecanlar..Öfkeler..
Ruh gitti, hepsi bitti..
Demek ruh idi hepsinin menşei..
Ruha aitti herbiri, ruhla birlikte ebedi aleme gitti..

Bunun için, yerdeki topraktan, taştan, ağaçtan ne kadar korkuyorsam, o kadar korkuyorum ölülerden..

Ama ölümden??..
Belki herkesten çok karşılaşıyor olsam da kendisiyle,
kendi ölümümden herkes gibi, herkes kadar uzağım..

Duyulacak bir korku varsa o da hesap gününün korkusu..Ölü'nün ve ölümün değil..

Güzel hayat, güzel ölümü getirirmiş..
Güzel hayat versin Rabbim
Güzel öldürsün dilerim..

10 Haziran 2010

Fatih-Harbiye/ devam


IMG 875
Upload feito originalmente por Ozan™

"Izdırabın verdiği intibah zamanlarında, kendi kendini aldatmak, başkalarını kandırmak kadar basit değildir ve insan kendi içindeki adaletten ürkmeye başlar"

".....bunun için, babasına karşı gücenmiş ve kederli görünmeye karar verdi. Bu taze ihtiras, gayesine doğru, dişi bir canavar çevikliğiyle atlarken ezeceği ihtiyar kalbe tamamıyla kayıtsızdı.Belki o an için....."

Bizlerin de ihtirasla ezdiğimiz ihtiyar ve genç kalpler oluyor değil mi?.Belki fark ederek, belki etmeyerek...


"Ferit bir daha güldü:
- Evet, dedi, bizde medeniyet fikri, bir kültür meselesi olarak anlaşılmaz. Hele kadınlar bunu bir fantezinin hududu içinde görüyorlar. Fakat bence bu, daha iyi.
-Neden?
-Kadınlar, medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkumdur. Bunlar, hakiki medeniyetçilerden daha bahtiyardırlar: şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir. Fakat hakiki terakkiye inanan, kültür sahibi bir İngiliz kızın sükutu hayalini düşün ! Her şeye vasıl olmuş, fakat hiçbir şey bulamamıştır. İçlerinde intihar edenler var. Bu daha fena. Zira onlar için medeniyet, cazip bir renkler aleminden ibaret değildir. Onlar bütün ümitlerini insanlığın muhteva olarak tekamülüne bağlamışlar ve büyük harp misaliyle de aldandıklarını anlamışlardır. Onlar ideal sahibidirler; bizimkiler fantezi düşkünü; onların aldanışı daha korkunçtur. "

Velhasıl, Fatih-Harbiye kitabı, Peyami Safa'nın özellikle gençler tarafından okunması gereken bir eseri..Batılılaşma ile kendi kültürümüz arasında gidip gelen bir gençliğin romanı..üstelik unuttuğumuz, çok latif bazı kelimeleri de hafızamıza kazandıran hoş bir dili var..bu kitaptan da aktarmak istediklerim bu kadar efendim...sevgilerimle

Fatih-Harbiye/ zaaf anları hakkında bir not


Istiklal Avenue
Upload feito originalmente por orgutcayli
M.Noraliya'nın Koltuğu'ndan sonra Peyami Safa'nın romanlarına kendimi kaptırdım. Fatih-Harbiye'nin daha ilk sayfalarından birindeki şu tespiti çok yerinde buldum:
"Zaaf anlarında, insanın can sıkıcı bir vakayı tahsis edemeyerek umumileştirmesi ve bir felaketi aynı seri içindeki bütün menfi ihtimallere teşmilederek hepsini hakikat gibi görmesi yüzünden Şinasi de Neriman'ın arkadaşı tarafından davet edilememesinin hususi sebeplerini araştıramıyor, bütün Darülelhan (Konservatuar) kızlarının kendisinden hoşlanmadığını zannetmeye kadar varıyordu"..

Öyleyse bir not düşeyim buraya
Zaaf anında "sakin olmalı"..ortada bir yanlış varsa o yanlışa odaklanmalı.."herşeyi birden yanlış sanmamalı" "tek bir olayı genellememeli" "sinirlenmemeli"...
Sakin olup bu zaaftan kurtulmalı...

07 Haziran 2010

Matmazel Noraliya'nın Koltuğu


Boş koltuk!
Upload feito originalmente por ~Merve~
Peyami Safa'nın romanı Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'ndan etkilendiğim cümleler;

"Benim ki bütün amalim sendedir, ey avalimin vahdaniyeti, ey vahdaniyetlerin sultanı beni bensiz bırak, sensiz bırakma"...


"Bir tek kişi iyilik ve güzellikle meşgul olsa dahi evler, şehirler, memleketler ve milletler büyük bir saadetle şaduman olurlar. Böyle kimseler yalnız kendi kendilerini tahsis etmekle kalmazlar; rast geldikleri insanlır da hür ve serazat bir ruh ile doldururlar" Philon

"Bir arzu eyledimse aksi oldu. Bunda bir hikmet vardır ve bundaki hikmet bendeki arzuyu öldürmek değilse nedir?"

..

''Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik var olmuş bir zekanın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekanın var olmamağa devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsı mazisi şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok."

...Ferid ağlamağa başladı. Nasıl biz, hislerimizin uşakları, nasıl onların kölesi oluyoruz? Nasıl, ben bu kadını öldürmeyi düşünecek kadar onun bende bıraktığı iyi tesir ve hatıralara ihanet edebiliyorum? Onu ben öldürmedim fakat öldüren adamla suç ortağı değil miyim?...

....Eğer bana "bu budur bu"dan başka bir şey söylemeyen müsbet felsefeyi aşamazsam, aklın tamamiyle lüzumsuzluğuna inanacağım. Abes bir varlık nizamı içinde akıl bir körbarsak kadar vazifesizdir. İç güdünün yerini almaya niçin boşuna uğraşıyor? Bu kitaplara ne lüzum var? Maymunun bunlara ve elektriğe ihtiyacı yok. Bir sebepsizlik ve hikmetsizlik nafileliği içinde insan düşüncesinden daha maskara bir mana avcısı olur mu? Avını kendi yaratıyor, sonra onu avlamaya çalışıyor. Evvela buluyor, kendi eserini buluyor, sonra onu arıyor. Kendi kendisiyle saklambaç oynayan bir delinin yanında tımarhanelik deliler daha normal değil midirler? Eğer insanın aradığı mana kendi icadı değilse, manaya mana veren kendisi değilse, bu, Allah'ın hikmetinden başka nedir ki? Bir zerresi insanın şuuruna dolan muazzam bir şuurun niyetinden başka nedir ki?".......



"İnsanlar çocukları numunei imtisal ittihaz edip kalblerini tasfiye edecekleri yerde onlara da kendi ihtiraslarını telkin ile saffe-i ahlakiyelerini bozarlar. Fıtratın elinden lekesiz doğan bu vicdanı kirletirler. Hemen Cenabıhak bu masumu cihanın ve asrın ve muhitin fena telkinatından vikaye buyursun, amin. "

Romandaki etkilendiğim bölümlerden sadece bir kaç tanesi..
Peyami Safanın ruh ve karakter üzerindeki çalışmaları, tespitleri cümleleri çok yerinde..

Bu esinle devam ettiğim diğer kitaplarından da notlar aktarmaya çalışacağım..

25 Mayıs 2010

Son fırsat...


Only one..
Upload feito originalmente por SezzRS
Son bir sermayemiz kalsaydı hayat için, son bir fırsat, son bir yaprak..
Savurabilir miydik diğer fırsatları savurduğumuz gibi sağa sola..
Vazgeçebilir miydik fütursuzca ondan da..
Son günün denseydi, son şans
Nasıl himaye eder, nasıl korurduk onu, neyle kıymetlendirirdik, nelere değişebilirdik?..

Ama gelmedi henüz son fırsat, daha çook yaprak var,
sermaye de çok, hakkım da çook diyen umarsız benliğe sormalı..

Ya bu elindeki son fırsatsa, son sermaye, son hafta belki son 'an'sa.. Ne yapmalı onu?..
Nerelere saklamalı?..
Nasıl bir heyecanla harcamalı?..
Nasıl sonsuzlaştırmalı?...



Fotoğraf: Rabia Sezin Özek

geleceğin yetişkinlerine saygı !


I'm gonna be as big as you!
Upload feito originalmente por ARTommy
geçici bir süre için sağlık ocağında çalışıyorum, sağlık ocağı okulun hemen yanında, bunun için de sürekli öğrenci hastalarım oluyor.
bugün dördüncü sınıfa giden bir öğrenci iki gözü şiş ve bir gözünün beyaz kısmında kanama odağı olduğu halde ağlayarak içeri girdi. yanında da okulun hizmetli görevlisi vardı.
ne olduğunu sorduğumda öğretmeninin bir arkadaşını dövdüğünü sonra da kendisinin yüzüne defter fırlattığı, defterin kenarının da gözüne geldiğini söyledi..başka şahit çocuklar da vardı.
hemen adli rapor tuttum, görmesinde de bulanıklık vardı ve Allah korusun bu darbeyle görme kaybı bile yaşayabilirdi.
ayrıntılı rapor tuttuğumu öğrenen görevli hemen okula koştu ve müdür yardımcısı geldi, "aman hocam işi adliyeye sevk etmeyelim, öğretmenin emekliliğine az kaldı vs."dedi..
ben de rapor tutmakla görevli olduğumu söyleyerek raporu tamamladım ve bir göz hekimine yönlendirdim ancak çocuğun yakınları yoktu..ben çocuğu ve öğretmeni alıp geliyorum diye çocuğu götüren müdür yardımcısı geri dönmeyince 15 dk sonra elimde adli raporun bir kopyası ile okula gittim. tam da o sırada müdürün odasında çocuğun yakını, müdür bey ve bahsi geçen öğretmen oradaydı. çocuğun yakınının eline adli raporun kopyasını vererek, "bu raporla şikayette bulunabileceğini" söyledim..öğretmen ise "bu çocuğun gözündeki kızarıklık bir haftadır vardı vs. gibi savunma cümleleri kurmaya başladı..
yazık..

geleceğimizin yetişkinlerini böyle mi eğitiyoruz?.. böyle mi saygı gösteriyoruz..
evet, böyle hatalar çirkin tablolar eminim güzel yurdumun dört bir yanında yaşanıyor ama, bu gibi durumlarda lütfen sessiz kalmayalım..
gerekli şikayetlerde bulunalım.
bir öfke, bir çocuğun gözüne mal olamaz, olmamalı, hiçbir vicdan bunu kabul edemez..ve böylesi kişiler cezalandırılmalıdır..

onlar bizim geleceğimiz, masum, hiç kötülük düşünmeyen, ama kötülük ve zorbalıkla küçük yaşta tanışan çocuklarımız...

biz elimiz yettiği kadar sahip çıkalım..

24 Mart 2010

Kimlik çoklaması


colourful
Upload feito originalmente por brokodil
-Neye bakmıştın bayan !..

-Doktor hanım buyrun..

-Geç abla geç..

-Buyrun hocam..

Bir öyle bir böyle hitap ediyor karşılaştığım insanlar.

Elimdeki evraktan doktor olduğumu anlayınca saygıları artan memurlar..
Üzerimde önlük yokken itilip kakıldığım merdivenden önlükle geçerken saygıyla yol verenler..

Ben ne ünvan için saygıdan karşımda eğilinmesini
Ne de ünvansız zamanlarda hor görülmeyi istiyorum

Bir orta yolu yok mudur bunun?..

19 Mart 2010

Sela


Prayers during Eid
Upload feito originalmente por Ashish T
Biraz evvel sela okundu..
Sela, günün ve vaktin cuma oldugunu hatırlatıyordu..
Zamanların en bereketlisini, duaların en cok kabul edıldıgı cuma vaktını..
Kur'an'da 'Bana dua edin ki size cevap vereyim' diyor Rabbimiz Mü'min Suresi'nde

Biz de Allah'a ve Kur'ana iman ediyorsak dua edelim çokça..
Cumaları, bu güzel zamanlar kaçırmayalım.
Kaç cuma daha görürüz dersiniz ömr-ü hayatımızda?
5-15-150-1500??

5 de olsa 1500 de olsa biz kaçırdıktan sonra neye yarar ki?
Ama bugün elimizde olanı kaçırmayalım.

Cumaları fırsat bulabiliyorsak sela ile ezan arasını bir camide/mescitte yahut kuytu bir köşede ama illa ki kalbimiz Rabbimizle başbaşa olacak şekilde geçirelim..

Onun istediğini yapalım

Eğer O'na inanıyor
ve O'nu Seviyorsak

O'na dua edelim..


Hayırlı Cumalar Dilerim,

Dilerim kalbinizdeki dualar kabul bulur
Ve makbul duaların konakladığı bir yer olur kalbiniz.
Sevgilerimle..

21 Aralık 2009

:) yoktun, var oldun..*


AX075378
Originally uploaded by barbaramelo

kırk yıllık el, kırk günlük eli tuttu incitmeden..
duygulandım..

"yoktan var edilmek" dedim
"ne gizemli bir şey"...


kırk gün önce yoktun bebek, yoktu ellerin..
baban görmemişti seni, annen de, kıpırdanmanı hissetmişlerdi sadece ana rahminde..

şimdi varsın,
yoktan yaratıldın,
kırk yıllık tecrübesi olan bir babanın
kucaklarına bırakıldın..

babanın kucağında gördüm bugün seni
bir garip oldum

sen babanla oturup şöyle derin bir sohbet etmeye başladığında, kırk yaşındaki genç hali olmayacak babanın
babanın bu genç halini hiç bilmeyeceksin,
seni kucağındaki kanguruda nasıl taşıdığını böyle yakından görmeyeceksin
saçları daha beyaz olacak o zaman babanın, beli de biraz daha bükük

işte, babanın hayatının bir kırk yılı sensiz geçmişken,
sen de onun belki bir 50 yılını hiç bilmeyeceksin
ama öyle çok seveceksin ki onu, sanki 50 yıldan fazladır tanıyorsun

halbuki ilk baba dediğinde,
belki sadece bir buçuk yaşında olacaksın..
bu derin bağ da nasıl oluşacak aranızda ?...

baba deyip sırtını yaslaman ona,
ve sonsuz güven duyman
ne zaman, kaç yıllık bir mazide gelişecek

seni beş-on yıl himaye etmesiyle saygını, sevgini, güveninin sağlayan babandan ve annenden öte,
sen yokken de seni bir bilen vardı
seni seven vardı
seni o yarattı


ben babanın gençliğini gördüm bebek,
senin de bebekliğini
sen de başka bebekleri, başka babaları göreceksin
bir şeyler eskiyip yaşlanırken,
bir yandan yepyeni taptaze olanlar gelecek..

nereden gelecek?..
"yokluk"tan..
ama yokluktan varlığı yaratan hiç değişmeyecek
o hep vardı, hep var olacak

şaşılacak şey değilmi yoktan var olmak..
ne büyük mucize..

yaratılışın farkına varmak,
var olduğunu iliklerinde, hücrelerinde hizzetmekse
ayrı bir mucize

bir de tüm bunlardan içine yığın yığın umut uçuşması
ve bunlarla mutlu olmak
bunlara şükretmek
yoktan Var eden'i sevmek
apayrı bir mucize bebek..

sense,
bu mucizenin
en tatlı, en masum, en temiz, en hakiki delilisin ..

Aşk-ı Beka

*alış-veriş merkezinde gördüğüm tanımadığım bebek-baba ilişkisi üzerine yazılmıştır

12 Aralık 2009

Yukarı Bak !


Up- Yukarı Bak filmi, yukarı, daha yukarı bakmamız, hem gülmemiz, hem ağlamamız için yapılmış mükemmel bir animasyon filmi..
Son zamanlarda Wall-e'den sonra izlediğim en güzel animasyon..
Çocuklar için de bizler için de yüzde bir tebessüm kalpte bir iz..
Mutlaka izlenmeli..

19 Kasım 2009

Üşümek..

Beyazdı saçı sakalı..
Masmaviydi, buğuluydu, yaşla doluydu gözleri..
Üstünde kirlenmiş lacivert bir manto, başında kahverengi bir bere, ellerinde kağıtlar vardı..
Anlattı, ağladı..
Dua etti..
Ölmek istedi..
Ölmek için dua edilir miydi?..
O etti..
“Tek dileğim ölmek” dedi..
Yoksuldu, kimsesizdi..
Dışarıda hava soğuk mu soğuktu..
Gidecek yeri yoktu ki, ısınsın elleri..
Huzurevine başvurmuştu..
İki ay sonra belki yer açılır, alırız seni demmişlerdi..
Huzurevine bile girmek kolay değildi..

Bir de kansersin demişlerdi..
Ağzından gelen kanın sebebi bu demişlerdi..
Altmış yıldır gitmediği hastane kapısından,
Bunu işitmişti..
Ameliyat edemeyiz seni, masada kalırsın deyince,
Olsun, atayım imzamı, masada kalmaya razıyım,
Bu yarayla, kimsesiz, sokaklarda, soğukta kalmaktansa,
Razıyım, kalayım masada demişti..Ama ikna edememişti..

Kimsesiz, yoksul ve yaralı akciğeri birkaç ay daha nefes alsın diye uğraşmış didinmiş ve ilaç vermişlerdi..
Kimsesiz diye ilacın dozunu yükseltmemişlerdi..
Kimsesiz, gece vakti bir şey olur, kaldığı istasyonda üşüyerek kaldıramaz bu ilacı demişlerdi..

Ve ağlamıştı gözyaşları aksakalına karışarak..
Ölmek, demişti..
Vermedi Rabbim, bekliyorum..
Ölmek istiyorum demişti..

Soğuktu hava…Üşümüştük biz de..
Şikayet etmiştik...
Sahi, bizimki üşümek miydi?..
Hiç istemiş miydik ölmeyi?..
Hiç,
üşümüş müydü kalbimiz böylesi..?....

17 Kasım 2009

Çok bilinmeyen On hazine

Kur’an’da “O on geceye yemin olsun ki...” ifadeleriyle övülen ve üzerine yemin edilen Zilhicce ayının ilk on günü yarın yani 18 Kasım'da başlıyor.
Peygamberimiz a.s.m, bu günleri gündüzünü oruçla, gecesini ibadetle ihya edermiş..

10 ayrı hazine 10 ayrı gece bizi bekliyor.

Yeni bir fırsat kapısı, yeni bir bereket hayatımız için, tıpkı Ramazan gibi..
Öyle bir 10 gün ki bir gecesinin ihyası bir Kadir gecesi ihyası gibi ve bir günlük orucu bir yıl oruç tutmak gibi..
Rabbimiz bizi kendisine yaklaştırmak ve affetmek için sürekli fırsatlar tanıyor..
Bu günlerle ilgili Hadisler:

“Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah’a daha sevgili olsun...” (Tirmizi, Savm, 52; Darimi, Savm, 52)

“Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.” (Tirmizi, Savm, 52; İbn Mace, Sıyam, 39)

“Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir.”

“Bu on günün hayrından mahrum olan kimseye yazıklar olsun! Bilhassa dokuzuncu (Arefe) günü oruçla geçirmelidir! Onda o kadar çok hayır vardır ki, saymakla bitmez.”

“Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” (Tirmizi, Savm, 52)

“Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257) Tesbih, Sübhanallah; Tahmid, Elhamdülillah; Tehlil, Lâ ilâhe illallah; Tekbir ise Allahu ekber demektir.

Kurban Bayramı'na kadar olan bu on hazineyi değerlendirebiliriz dilerim.
Özellikle bayram namazı esnasında yer gök Rabbine niyazda ve kullukta iken edilen dualar çok makbul imiş..
Öyleyse hep beraber duaya !...

09 Ekim 2009

Şükür, neredeydi?...


Rosa de agua
Originally uploaded by ƒreg / Fernando Gregory

Şükür....
Ne zaman kaybettik seni biz?..Ve ne zaman bu kadar sitemkar, bu kadar hoşnutsuz olduk..
Yediğimizin içtiğimizin, gördüğümüzün, gezdiğimizin, işittiğimizin, hissettiğimizin, tattığımızın, tuttuğumuzun,
en mühimi,
aklımızın
ve sağlığımızın,
şükrünü ne zaman kaybettik biz?..

Biz şükrü kaybettik, stresle sardık bedenimizi..
Sinir sistemine yüklendik farkında olmadan..
ve ince ince ağlarla tüm vücudu kaplayan sinirler, organları ve hatta zihinleri hasta etti, geri dönüşümsüz hasarlar verdi..
Cilt ile sinir sistemi aynı kökenden yaratılmıştı, ciltten çıktı hastalıkların kimileri..
Evet, sinirdi, stresti, mutsuzluktu, hoşnutsuzluktu, karamsarlıktı, tatminsizlikti
ve şükürsüzlüktü hep şikayetlerimiz..
Dilimizden eksik etmediğimiz..

Ne ki, şikayetin ucu nereye gidiyordu, bilmediğimiz..
Şükrü bulsak yeniden, gelir mi mutluluğumuz, huzurumuz, kanaatkarlığımız, ruh ve beden sağlığımız??..

Neydi isteyip de alamadıklarımız??
Daha iyi bir ev mi, araba mı, giysiler mi, yiyecekler mi, turlar geziler mi?..
Başarı mı, övgü mü, itibar mı, kibir mi?..
Uğruna mesailerimizi, emeklerimizi, zihnimizi harcadıklarımız?..
Neydi sahi
"aradığımız"..

Aradığımız, aslında kaybettiğimiz "şükrümüz"dü..
Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk..

Ama şükür yoktu ortalıkta,
ve içlerimiz
bomboştu..

Hayatlarımız, bir ucundan delinmiş çuvaldaki tanelerin boşalması gibi boşalıyordu..Boş bir çuvala dönüyordu..

Püff dese rüzgar; düşecek, yıkılacak bir çuval..

İman zedeleniyordu, hayat boşa sarf olunuyordu..

Her yerde bir kayıp esintisi, esip duruyordu...

Ama yaşlı bir teyze buldu onu..
Ekmek bulamadığı günlerde, onunla doydu..
Ölmekten değil, ölmemekten korktu..
Açlığa ve hastalığa sabretti..
İşte, tüm mesailerini dünyalık emeller, hırs ve ihtiyaçlar için sarf etmemişti,
çuvalında bir tanecik buğday yoktu belki..
Ama hepimizden büyük bir serveti vardı..

Şükür..

O şükür dedikçe ışıldadı gözleri...
O şükür dedikçe utandım gözlerimden..

Şükür.. dedim..
Neredeydi?..

25 Eylül 2009

Cennet Azığı

...
(Adem ile Havva)
Üç şey seçtiler cennetten çıkarmak için:
Bir: Kelimeler.
İki: Aşk.
Üç: Annelik duygusu

Kelimeleri Adem yanına aldı, annelik duygusunu taşımak Havva'ya kaldı.
Ama aşk çok ağırdı.
İkisinin de, aşkı tek başına taşıması mümkün olmayınca, ikisinin zembili de aşkı bir başına kaldıramayınca, bölüştüler yükü. Yarısını Adem sırtlandı, aşkın yarısı Havva'ya kaldı.
Öyle sert düştüler ki dünyaya, bu fenaya, Adem'in dizlerinin bağı çözüldü, ciğerleri yandı. Nutku tutuldu. Üçüncü defa, bildiği kelimelerin hepsini önce unuttu. Sonra bir kısmını hatırladıysa da o bir kısmını kıyamete değin unuttu.
Aşk? Daha yollarda sakin durmamıştı bir türlü. Kabına sığmamıştı. Bir yarısı yollarda kayboldu. Getirebildikleri ancak öbür yarısıydı.
O gün bu gün yeryüzü kelimeleri yetersiz, aşk bu dünyada kusurlu.
Annelik duygusu?
Havva'nın cennet duygusu.
Gönül evinde, kadın bedeninde, tastamam duruyordu.

NAZAN BEKİROĞLU- LA Sonsuzluk Hecesi

24 Eylül 2009

Yolculuk izleri


into the light
Originally uploaded by beeldmark
İstanbul-Ankara yolu...İzmit körfezi.. 15-20 dk'dır süren bir taşıt kuyruğu..Besbelli ileride bir kaza ya da bayram yoğunluğu.
Nazan Bekiroğlu- LA kitabını okuyorum.
Nasibime düşen; Adem ile Havvayı okuduğum uzun soluklu bir körfez yolculuğu..Körfezin ufkunda koyu gri dağlar, dağların ortasına inmiş bir sıra bulut..
Adem'in tevbesinden önce, kasvet, karanlık, boğucu bir görüntü vardı. Adem tevbe etti, affolundu, yüreğim onunla birlikte ferahnak oldu.
Ve Rabbim sanki emir gönderdi Mikail'e, iki bulut ayrıldı birbirinden, koyu griler arasında, yakmayan, latif bir ışık hüzmesi indi körfez boyuna..Şimdi kalbimin üstündeki koyu gri örtüleri sanki şu siyah kanatlı kuşlar alıp uçurdular. Yeniden tebessüm etti kalbim.
Adem ile birlikte tevbe etti.
Masumluğunu hatırladı, hatalarına rağmen.. Lutfetti Rabbim, denizini, dağını, bulutunu, grisini, mavisini, kuşlarının kanatlarını ağaçlarının koyu yeşilini gözbebeklerimin ucuna, oradan zihnime, oradan da bilinmeyen bir yolla kalbime iliştirdi. Subhanallah..Rabbim ne büyk ve ne güzelsin !

23 Eylül 2009

Bulutlara dikkat

Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız.
Aman acele etmeyin.
Yavaş!
Yavaş!
Bir binanın merdivenlerinde, bir ağaç gölgesinde, bir kaç masasını kapı önüne atmış bir çayevinin tahta sandalyelerinde oturup nefeslenin.
Etrafınızı dikkatle ve defalarca gözden geçirin. Kaldırımlara, bahçe duvarlarına, duvarlardan sarkan leylak dallarına, gelip geçen arabalara, insanlara, sokakta oynayan çocuklara, çatılara, kuşlara bakın.
Bulutları ihmal etmeyin.
GÖKYÜZÜNDEKİ HER BULUT DAKİKADA BİR BİZ ONA BAKALIM DİYE ŞEKİL DEĞİŞTİRİR.

..
Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı

14 Eylül 2009

Bir klasik, Kitap fuarı


Kitap ne engin bir deryadır, içine daldığınızda akla hayale sığmaz manzaralarla karşılaştığınız..Bir satırla nice hülyaya daldığınız, alemden aleme dolaştığınız..

Çocukluğumdan beri her yıl Ramazan ayında düzenlenen Kocatepe Kitap Fuarı'na giderken ayrı bir heyecan sarıyor beni. Kitaplara dokunmak, merak etmek, bir an önce okumak isteme heyecanı.. Bugün heybemizde toplananlardan bazıları:

ÇÖL/DENİZ Hz.Hatice - Sibel Eraslan (Siret-i Meryem'den sonra çok merak ettiğim bir kitap)
OTOYOL UYKUSU- Kemal Sayar (Psikiyatrist Dr.Kemal Sayar'ın hep denemelerini okumaya alışkındık, bu kez bir öykü kitabıyla karşıladı bizi, sevindim :)
HER ŞEYİN BİR ANLAMI VAR- Kemal Sayar
TAHİR SAMİ BEY'İN ÖZEL HAYATI- Mustafa Kutlu (Nicedir öykü okumuyorum, öykü deyince aklıma Mustafa Kutlu geliyor, bu kitabı da internette görmüş ve merak etmiştim, okumak için sabırsızlanıyorum)
HUZUR- Ahmet Hamdi Tanpınar (Türk Edebiyatı kitaplarına bakarken Huzur'un bu Dergah yayınlarından çıkan enfes kapaklı baskısını almadan edemedim)
KURAN'DA KİM KİMDİR? - Abdülkadir Süphandağı&Hüseyin Kerim Ece (Evs, Eykeliler, Feta, Mele', Azer ... kimdir?..Kur'anda geçen kavimler, kişiler, bir sözlük gibi alfabetik sırayla ayetler eşliğinde anlatılmış, çok güzel, her kitaplıkta bulunması gereken bir esere benziyor..)
KATRE-İ MATEM: İskender Pala
SU KASİDESİ: İskender Pala (Lise yıllarında edebiyat dersinde ders olarak işlediğimiz su kasidesini yeniden, İskender Pala diliyle okumak ..ne güzel:)
İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK: İskender Pala (Aile toplantımızda bilmediğimiz deyimler sözkonusu olmuş, yeğenim Feyzanurun Melek Çe adlı yazarın "Deyim mi Demeyim mi" kitabından bir kaç deyim okumuştuk, büyükler için deyimlerle ilgili bu kitap geldi aklıma, neden evimizde yok ki dedim :)
ARABA SEVDASI- Recaizade Mahmut Ekrem (Lisede edebiyat öğretmenimiz herbirimize bir edebiyatçı rolü vermişti, ben Recaizade Mahmut Ekrem olmuştum :) Hep ilk realist roman ilk realist roman der dururuz da, Araba Sevdasını okumuş muydum hatırlayamadım ve kitaplığıma antik türk klasikleri baskısını ekledim
ve eşimin aldığı bir kaç tarih kitabı ile bugünkü fuar turumuzu tamamladık..Ama heyecanı hala içimde :)

05 Eylül 2009

Cennet numuneleri

Bir hasta geldi, Sivas’ın bir dağ köyünden, Kızılırmak toprağın bağrından nerede kopuyorsa işte oradan..Bir ırmağın kundağı...Oksijenin, yeşilin, renk renk çiçeğin bol olduğu bir yerden.
Öyle bir anlattı ki, ben de soludum sanki o bol oksijenli havayı, sanki ruhum ferahladı bir solukla..
Beyninde tümör olan bir hastaydı, ayağında da aksaklık..Ama ruhu tüm bu sıkıntılarının muzdaripliğinden uzaktı…Köyün kendisine şifa olduğunu anlattı..
Telefonunun ekranından köyünde çektiği resimleri gösterdi, bir at ve yavrusu, biri beyaz, biri bakır rengi, peş peşe yeşillikler içinde koşuyorlardı..Demet demet çiçek resmi gösterdi, her gün çıkıp kırdan topladıklarından..
Her gün başka renkte demetler hazırlayıp evine getiriyordu..Ve söylediğine göre en az iki hafta canlı kalıyordu çiçekler..
O anlattı, ben de dedim; biz zehirleniyoruz bu büyük şehirlerde..
Hakikaten hava zehir gibi burada hocam dedi..
Ben de bir ah çektim derinden, acaba o ferah ortam, o tertemiz topraklar, ve o bol oksijenli havadan solumak ne zaman nasip olacak?.. Ömrümüzün bir kısmı geçebilecek mi öyle tecelli dolu mekanlarda..Öylesi Rabbin tecellilerine ayan, öylesi insanı Rabbe yaklaştıran…
Şu kalabalıktan ve zehirli dumanlı havadan bir gün kurtulacak mıyız ?..
Belki de yazımız bu şehirlerde yazılı, burada doğduk burada yaşayıp gideceğiz..
Ama insanın içini ferahlatan bir ümit var ki o da “cennet”..
Irmağın kaynağına kurulmuş köy, cennet nimetlerinin gölgelerinin gölgesi hükmünde olduğundan, “Cennet” diyorum.. Rabbim, bizleri cennetine kabul et !...
Amin
Amin
Amin…

foto: http://www.flickr.com/photos/moaan

29 Ağustos 2009

VESMEU/ dinle

Bir ayetin ilk kelimesi
Allahın hitabı
Eğer insan neyi dinlerse onu terennüm eder, onu yaşar
Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir


VESMEU/dinle

Ayetinden sonra gelen emir: “itaat et”
Ve sonraki “kendi iyiliğiniz olarak harcayın”..
İfadeler çok ince
Kendi iyiliğinize, kendiniz için, kendi menfaatinize harcama yapın


Yani bir fakiri doyurduğumuzda, birinin sırtını örttüğümüzde, birine yardım eli uzattığımızda, bir sadaka bir zekat verdiğimizde; aslında biz başkasına değil, kendimize yardım, kendimize iyilik yapıyoruz demektir..

Bu iyilik hem dünyaya hem ahirete bakar.

Bir yardım ile hem yardım edilen kişi memnun olur, hem o kişinin memnuniyetinden veren kişi memnun olur, hem de her ikisinin memnuniyetinden Allah razı olur..
Dünyada yapılan bir iyilik dünyada da güzellik olarak döner bulur bizi, ahirette de kat kat mükafatı verilir.

Ayette “Dinle ve itaat et” diyor…
Tüm gün neyi dinlersek ona itaat ediyoruz..
Bütün gün..

Nefsin cimriliği ve hırsı, insana kaybettiren iki özellik..
Ama kim ikisinden de kendisini korursa, Allahın verdiği maldan başkasına yardım ederse işte insanın kurtuluşa ermesi muhtemeldir.
Hem bu dünyada hem ahirette..

İşitmeye ve itaat etmeye gelince, bütün gün ne dinlerse fark etmeden ona itaat eder insan.
Bütün gün şarkı dinlendiğinde, zihin onunla dolu olur, belki fark etmeden ona itaat edilir...Örnek “Beni yak, kendini yak her şeyi yak” gibi “Batsın bu dünya” gibi olumsuz cümleler beyine girdikçe beyni olumsuzluğa kodlar ve mutsuzluğa sürükler insanı…
İnsan işittiği bu olumsuzluklara itaat etmeye başlar..
Bütün gün yerli yersiz haberler dinlenip durursa onları tekrar eder durur zihin , bütün gün bu haberlerin kimi zaman olumsuzluğu kimi zaman öfkesiyle oturup kalkar hale gelir ..

İmanını, kalbini tefekkürle besleyen ve Allahın varlığını birliğini tasdik eden hoş şeyleri okuyup hoş sözleri olan ezgileri, muhabbetleri dinleyen kimse ise ona itaat eder, nefsinin cimriliğinden ve hırsından korunur..

Hülasa:

Ne demiştik:
Eğer insan neyi dinlerse onu terennüm eder, onu yaşar
Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir

VESMEU/dinle ile başlayan ayetin ışığıyla, dinlediklerimize daha çok dikkat edebilsek ne güzel olur…

*Bir radyo sohbetinden ilhamla
Foto: mehmedakif

14 Ağustos 2009



Kirlenmiş hava, kanadı kırık martılar, gürültü ve patırtılar, isyanlar, aldanışlar, yaralar, vefasızlıklar, yalanlar, vurdumduymazlıklar gri-siyah bir renk olup uçuşuyorken gökyüzünde; birden bir şey oldu..
Sertlikler yumuşadı, havaya oksijen, gönle ferahlık, simaya tebessüm, etrafa mutluluk doldu..
Bir şey oldu..
Tertemiz, tüm kirlerden, kirli sözlerden, hastalıklardan, kötülüklerden uzak, ipek gibi bir ten, yumuk yumuk gözler, pamuk pamuk yanaklar, ince ve narin bir beden, ince ince parmaklar, parmak uçlarında henüz hiç bıçak görmemiş tırnaklar, incecik saçlar..
Masum, pamuk gibi, ışık gibi bir Yusuf doğdu..
Melekler doldu odaya o gelince..Onu korudular, onu seyredenlere de inşirah serptiler..
Bir gün oldu,
Yusuf doğdu...
Mucizelerin Yaratıcısı Yusuf”a “ol” dedi..Yusuf “oldu”..
Ve geldi emanetçilerin kollarında dünyaya..
Hoş geldi Yusuf, şeref verdi, mutluluk ve huzur verdi..

İlk doğum günü kutlu olsun…


Aşk-ı Beka Teyzesi….:)

04 Ağustos 2009

Tedavi sadece ilaçla değil....

Sometimes it takes more than medication....

03 Ağustos 2009

Elif Şafak/AŞK

“Kainatın da tıpkı bizim gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var. Seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim. Her bir insanı Yaradan’ın emaneti saklı bir cevher addedip, anlattıklarına kulak verdim.”..diyor Elif Şafak
Roman karakteri “Aziz”in kaleminden..

AŞK kitabı, Mevlana’nın Şems-i Tebrizi ile buluşmasından, değişimine, dönüşümüne ve sonrasına kadar pek çok şeyi eksen alarak, ilahi Aşk merkezli bir eksende, beşeri aşkı da es geçmeyerek dönüp duruyor semazen gibi..

2008 ile 1200’lü yıllar arasında zikzak çizerek gelip giden kelimeler, cümleler, kurgular bir bütün olarak düşünüldüğünde oldukça yerine oturmuş. Ancak, menkıbe dinlemeye alışkın bir kulak için çokça tekrardan oluşan, bilindik öyküleri bir kronolojik sırada sunan, ve Şems-i Tebrizi’nin adıyla yazılmış kuralları bir bir sıralayan cümleler gözlerinizin sayfadan sayfaya sıçramasına ve dikkat dağınıklığına neden olabiliyor.
Bir de Kırk Kural’ın “gerçek” bir kişiye atfedilmiş “kurgu” sözler olması hasebiyle Şems-i Tebrizi yerine romandaki kahraman Aziz Z. Zahara’ya atfedilmesi daha uygun olabilirdi.

Bunun dışında çok güzel cümleler kurulmuş kitapta, özlü sözler. Hatta bazen o kadar peş peşe geliyorlar ki, birini özümsemeden diğeriyle karşılaşıyorsunuz.
İlk 200 sayfada kitabı okurken sıkılmışken, sonraki 200 küsur sayfada Mevlana ile Şems arasındaki bağlantıyı bu kadar sade bir dille ve anlaşılır biçimde anlattığı için memnun kaldım. Mevlana’nın kabuğundan çıkmamış bir alimken tanıştığı Şems-i Tebrizi’nin kendisini nasıl değiştirip dönüştürdüğünü ve Mesnevi’nin nasıl “yazdırıldığı”nı gerçekten güzel bir üslupla anlatmıştı. Nasıl evrensel bir görüşe sahip olup tüm canlara kucak açacak bir hale geldiğini..

Lakin şuraya değinmeden geçemeyeceğim, post-modern bu romanın, 2008’de Amerikalı bir bayanın hayatından dem vuran bölümlerini yani Boston bölümlerini çıkardığımızda, geniş kitlelerin burun kıvıracağı bir “dini” esere dönüşebilecekken sadece sunumun değiştirilip böyle bir kurguya oturtulması ve böylesi bir tanıtımla şu anda 200 bini aşkın satması ilginç geliyor bana. İlginç ve bir o kadar sevindirici. Çünkü bugün, dini bir vecize duyduğunda yüzünü çeviren okuyucu kitleleri, yüzyıllardır dile ve gönle düşmüş hakikat nağmelerinden birkaç cümle olsun duymuş olacaklar. Gerçi yine de magazinperver toplumumuz bu kitaptaki onlarca hakikatli söz dururken, kitap hakkında ilk ve öncelikli olarak “Mevlana hemcinsine mi ilgi duyuyordu” gibi anlamsız, yersiz ve asla yakıştırılamayacak bir konuyu cımbızla çekip bu minvalde tartışmalar çıkarmaktan da geri durmuyordu. Sufi kaynaklı bir eserin totalinden edinilen sonuç bu muydu?..Bu kadar aşağı ve basit olabilir miydi?..Bu konuda Elif Şafak da kitapta önlemini almış aslında, Şems-i Tebrizi’nin dilinden “Babanla aramızdaki bağın derinliğini anlayamayanlara söyle, önce kendi zihinlerindeki kiri pası temizlesinler!” diye bir bölümde uzun bir açıklama koymuş..Ama demek ki bazıları kitabı sadece popüler diye, D&R’ın vitrininin yarısını kaplamış diye, ortamlarda herkes bu kitabı konuşuyor diye okuyor/okumuyor olmalı ki, rikkatlerini bu noktaya verememişler.

“Her kelam, her kulağa uymazmış”.. diyor yazar kitabında. Ne de güzel söylüyor. Bu kitaptaki her cümle de her kulağa uymamış olabilir, tabii benim de..

Ama şu bir gerçek ki, AŞK büyük kitlelere hitap edebilecek denli akıcı ve sade bir dille yazılmış, üzerinde emek harcanmış, Sufi öğretilerini değiştirmeden/yontmadan sunmuş ve uzun süre en çok okunanlar arasında kalmayı hak edecek bir kitap bana göre...

23 Temmuz 2009

Oh ve of arası bir plato

Hava sıcak,
Bazen hafif bir esinti..
Bazen terden ıslanan yüzüm..
Bazen soğuyan terime esen rüzgar..

Rüzgar, bir hastanenin polikliniğindeki doktor masasına attı beni..
Her gün yeni hastalarla ve eski hastaların kontrolleriyle ilgileniyorum..
Bazen üst üste bir çok hasta geliyor,Bazen durgun oluyor poliklinik..
Bazen gözlerimi kaldıramadan mırıl mırıl söylüyorum tahlil sonuçlarını,
Bazen gözlerimi hastanın gözlerinin taa içine uzatarak, sevinçle, ferah bir şekilde..
Kimi hasta bir "oh" çekerken, kimi de "off, of.." diyor..
"Oh.."lar ile "Off.."lar arasında bir yerde, bir elçi, bir hizmetkar, bir bekçi, bir hatırlatıcı niteliği görüyor doktor..
Şimdilerde rüzgar "Oh ve of arası bir plato" da esiyor benim için, ılık ılık...

..AŞK..


Aşkın bu dünyadan olmayan bir zamanda, bütün ruhların toplandığı mekanda, ruhun sözleştiği ve birbirini sevdiği tanışını bu dünyada hatırlaması olduğunu anlattı. "Ama" dedi biri "hesapta ruhun tanışını bu dünyada hiç bulamaması ona rastlayamaması var". diğeri "buldum zannedip de yanılmak var" diye ekledi. "Bulup da tanıyamamak var" dedi biri. "Ve ki bulup da onun tarafından hatırlanmamak var" diye tamamladı diğeri.."

dedi sevgili UÇURTMA! Nazan Bekiroğlu'nun Cam Irmağı Taş Gemi isimli kitabından alıntı yaptığımız yazıya..
teşekkürler UÇURTMA!

10 Haziran 2009

Gözyaşlarını Sevmek


I am Strong
Originally uploaded by BidWiya
YOLDA YÜRÜRKEN, ya da arabanızla ağaçların yanından geçerken etrafı kaplamış hanımeli kokularını duydunuz mu bugün?..
Gitmek istemeyen baharla, gelmek isteyen yazın paylaşamadığı rüzgarlar bugün olabildiğince dağıtıyordu bu mis gibi kokuları…
Bir de sapsarı bir dolunay vardı, henüz binalar arasından ayrılıp göğe yükselmemiş..
Dolunay burcu burcu hanımeli kokuyordu bugün..
Güneş tüm hararetiyle yanarken, uzaklardan kara bir bulut geliyor, birkaç damla yağmuru serpiştirip yeni açmış güllerin üzerine, geri gidiyordu.. Etraf serinliyor, çiçekler ışıldıyor ve sanki ferahlıyordu.. Gök ağlıyordu sanki ve bu hüzne güller, hanımelleri, menekşeler, leylaklar katılıyor da onlar da yapraklarının kenarından sarkıttıkları birer damla yaş ile katılıyorlardı…

Ağlamak, sessiz sedasız olduğunda nasıl ferahlatıyor, nasıl bir lütuf oluyordu.
Ağlamak, hüznün, bazen çaresizliğin, bazen muhtaçlığın, bazen hüsranın taşıp gözlerden akmasıyla aslında insanoğlunun acizliğinin bir tecellisi, bir resmi oluyordu..

Ağlıyordu insan..
Elinden bir şey gelmediğinde, çaresiz kaldığında, kalbinde bir sızı duyduğunda, incindiğinde, canı yandığında, merhamet duyguları kabardığında..
Ağlıyordu insan..

Ne çok ağlayan insan gördüm.. Ne çok incinen ruh.. Ne çok yorgun beden..
Ama ben, bu gözyaşlarını sevdim.. Çünkü benliğin eridiğini gördüm gözyaşlarında..
Çaresizlik ifadesiyle yücelen yüce ruhlar tanıdım..
Bencillik yoktu gözyaşlarında, kibir yoktu..Sadece usul usul akan bir ruh vardı..

Hiç ağlamayan, kalbi burkulmayan, ağlamaya ihtiyaç hissetmeyen katı kalplerdense, acizliği yaşayıp hüzünlenen ve aslında ağlayarak Rahmet’e kalbini açanları sevdim.

Başka bir branş var mıdır acaba bu kadar gözyaşına şahit olan?..
Yoksa doktorlar mıdır insanların en gizli acılarına ortak olan?...

Uzun tedavi süreci sonrası taburculuğunda ağlayan, aylar sonra kontrole geldiğinde hislenip ağlayan, bazen kimsesizliğinden, bazen yoksulluğundan ama hep “çaresizlikten” ağlayan insanlar..

İşte zahirde çok büyük üzüntünün müsebbibi olacak bu manzaraları, sürekli gülüp oynayan ve kendini hiç çaresiz hissetmeyen daha büyük insan topluluklarıyla kıyasladığımda, kalbime daha yakın, daha munis, daha aziz ve daha kıymetli görünüyor.

Çünkü tüm donanımlara, tüm nimetlere sahip bir şekilde yaşayıp tüketen insanların pek çoğu belki ihtiyaç duymayı ve nimeti vereni bilmiyor.. Nimeti Veren’e yönelip ondan gözyaşlarıyla bir şey istemiyor..Her şey zaten avuçlarında, öyle hissediyor..Sanki dünyaya hükmedebilir, kendini öyle güçlü sanıyor..

Oysa ne kadar güçsüz ve acizdir insan..Aldığı havadan, içtiği bir damla suya kadar nasıl da muhtaç… Hayal yetisinden hafızaya, konuşmadan işitmeye kadar bunca kabiliyete nasıl da ihtiyacı var.. İhtiyacı var, ama farkında değil, çünkü eksikliğini hissetmemiş henüz..

İşte şahit olduğum nice gözyaşı, hep kainatın gerçek Sahibi’ne iltica edilecek bir dua ile sonuçlanıyordu..Bir şeyler noksandı, ve Noksansız olandan talep edilecekti..
Acizdi, Aciz Olmayan’a yönelecekti o noktada insan..
İşte gözyaşı sessiz sedasız ve şekvasız aktığında bu nedenle pek kıymetli, pek güzeldi..

Hisseden, samimi bir kalbin işaretiydi..

Bunun için artık gözyaşlarını seviyorum..Artık gözyaşlarını akıtan hastalar gördüğümde, “sabır” diyorum..”Sabır, geçecek, sadece birazcık sabır”….

Evet, kolay değil sabretmek bazen, biliyorum..Ama zahmette rahmet var ve Cennette yüksek makamlara erişmek kolay olmasa gerek..Bu nedenle belki ahiretteki mekanı yüce olacak kimselere daha çok gözyaşı ve daha çok sabretme imkanı sunuluyor kim bilir..

Akan gözyaşları ve gözyaşlarına karışık dualar kim bilir sonsuzlukta nasıl bir hal alacak ve nasıl bir güzelliğe götürecek bir gün sahiplerini…

İşte bu yüzden,
Artık, gözyaşlarını ve gözü yaşlı olanları seviyorum..

© 2009 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

17 Mayıs 2009

Giderken Bana Bir Şeyler Söyle



Bundan dört beş yıl önce bizi sürükleyip götüren Aynalar Koridorunda Aşk kitabınının yazarı Mustafa Ulusoy'un son kitabını bitirdim bugün. İnsanın Temel Acıları üçlemesinin ikincisi olan bu kitap, birincisi kadar etkileyiciydi. Yine de ben belki de zaman ve mekanın verdiği etkiyle Aynalar Koridorunda Aşk'tan

daha fazla etkilenmiştim.
Her iki kitabı da tavsiye ediyor ve ikinci kitap olan "Giderken Bana Bir Şeyler Söyle" kitabından altını çizdiğim bir kaç bölümü burada paylaşmak istiyorum.




“Hiç kimsenin bilmediği büyük bir aşk mı, herkesin bildiği küçük bir aşk mı tercih edilir?” diye sordu kendine. “Ne fark eder ki” dedi sonra, “ister küçük ister büyük olsun, her aşkın üzerine ölümün gölgesi düşmüyor mu? Hepimiz ölünce içimizde taşıdığımız kendimize ve başkalarına ait öykülerle birlikte gitmiyor muyuz?”
Ne aşkın peşindeydi insan, ne de öykünün. Kalıcı bir öykünün, sonsuza dek sürecek bir öykünün, mezar taşlarının altında kalmayacak bir öykünün peşindeydi. Unutulmayı, hele sonsuz unutulmayı hayal etmek bile tir tir titremesine, alnında soğuk terler dökmesine yetiyordu.
Turuncu öyküsünü anlatırken, Dr. Mavi, “Ben buna büyük suskunluk adını veriyorum. İnsanlar, en gereksiz şeyleri konuşmaya çok hevesli olmalarına rağmen, sıra ölüme gelince büyük bir suskunluğa bürünüyorlar..”

***

İyi şeyleri kendimize mal edip, bunlardan narsistik haz almak ama kötü görünen olayları Yaratıcı’ya mal edip sorumluluklarımızdan kaçınmak adil bir tutum gibi gelmiyor bana..
***
Kendini neden sımsıkı tutuyorsun, neden bırakmıyorsun? Elin bile uzun süre sıksan ağrır, güçsüzleşir. Yıllarca sıkı sıkıya tuttun duygularını. ….

***
Temel bir şartı vardı Yaratıcı’nın. Yanlış eyleminizin yanlış olduğunu ifade edin, pişmanlık duyun. Ve güzel eylemlerde bulunun.
***

Ve daha nice altını çizdiğim satır Mustafa Ulusoy’un son kitabından.

Mutlaka her iki kitap da tecrübe edilmeli diye düşünüyorum.

08 Mayıs 2009

Dumanı üzerinde, ölümün üzerinde …


Mini blue
Originally uploaded by SezzRS


Bir sigara düştü yere, dumanı üzerinde, gri beton yere..
Bir doktor gördü bunu ve üzüntüyle baktı sigarayı arabasının camından atan gence..

Az evvel hastane binasından çıkmış az evvel, akciğer kanseri bir hastasını yitirmişti..

Akciğerde kalmamış bir kanserdi bu..Beyin, kemikler ve neredeyse tüm vücuda yayılmıştı.

“Çok çalışkan bir adamdı” dedi karısı ve ekledi “bir de sigara içmeseydi”…
Henüz vefat gerçekleşmemişti bu diyalog kurulduğunda.
Ancak ölüm kendini hissettirmeye başlamıştı..

Ve bu diyalogdan iki saat sonra, hasta son nefesini verdi..Akciğerinden hırıltılı seslerdi en son duyduğu doktorun..

Doktor, henüz soğumamış bedenine dokundu, boyundaki ana atardamarda tık yoktu..
Bileğine baktı, evet, artık kalbi atmıyordu..EKG cihazı düz çizgi çiziyordu..

Üzülmedi doktor, üzülmedi yakınları..
Belki çok çekmemesi, makinelere mahkum olmaması bir nebze yatıştırmıştı herkesi..
Ya da ölüm yakışmıştı bu hastalığa..Ya da bu hastalığa ölümden başka yakıştırılacak bir şey bulunamamıştı..

Ama sigara, genç adamın arabasının camından attığı ve doktorun ayaklarının önüne düşen dumanı üzerinde sigara gitmiyordu gözlerinin önünden..

İnsanların neden sigara içtiğini hala ama hala çözememişti..Ölümün üzerini kaplayan bu gri dumanla nasıl kendilerini öldürebiliyorlardı bilmeden böylesine…Bir de yakınlarını tabii…

Düşündü içten içten doktor..Yıllardır ölen hastayla birlikte aynı odada o sigara dumanını çeken yaşlı teyzeyi, teyzeye “sen de akciğerlerini sık sık kontrol ettirmelisin” dediğini ve babasının ölüsünü görmek isteyip istemediğini soran hastabakıcıya, “gerek yok, topla gitsin” diyen oğlunu, ölümün nasıl ilk defa içini acıtmadığını belki doğal karşıladığını bu kez..Düşündü…Çok tanımadığı bir hastaydı, henüz yataklı servise yeni yatırılmıştı ve ölüm hızlı gelmişti bu kez..Uzun dönem hastanede yatan hastalarıyla arasında farklı bir bağ kurulurdu..Ancak bu hastayı henüz tanıyamamıştı bile..
Hasta kötüleşmeye başladığında, eşini odaya çağırıp, usulca “her an her şeye hazırlıklı olmalıyız” demişti ve öylesine metin bir şekilde nasıl söylediğine sonra kendisi de şaşırmıştı..
“Ölüm haktır, ve bir gün bir şekilde gelecek..Burada, ya da evinizde, bir gün gerçekleşecekti ve muhtemelen şimdi gerçekleşmek üzere..Üzülmeyin, kanser zaten tüm bedenine yayılmıştı, yani bedeni artık dünyadan ayrılmak isteyen ruhunu taşıyamayacaktı..” manasında bir şeyler söylemişti..

Vefat gerçekleştikten sonra da, “Çekmeden ve çektirmeden gitti teyzeciğim. …Aylarca yıllarca makinelere bağlı bir şekilde yaşaması hiç kimse için kolay olmayacaktı..Ne mutlu ki çok acı çekmeden gitti…” gibi bir şeyler..

Merdivenlerden inerken, yan yataktaki hastanın munis yüzlü eşini gördü..
Elinde küçük bir Kuran, pencereden aşağıdaki ölen hastanın yakınlarına bakarak, mırıl mırıl dua ediyordu..
Nasıl bir hissiyat içindeydi kim bilir. Belki kendi eşini düşünüyordu, bir yandan da ona dua ediyordu..Çünkü yan yataktan giden can, bir gün diğer bir yataktan da gidecekti elbet..

Bahar serinliği esti..
Düşünceler de mor yapraklar gibi savrulup gitti..
Mor yapraklı sarmaşık biraz daha büyümüş ve etrafa biraz daha yaprakları saçılmıştı..
Henüz ölmemiş olanlar için, büyüleyici bir gök, çiçeklerin rahatlatan kokusu, yaprakların taze yeşilliği vardı hastanenin dışında..

Doktor derin bir nefes aldı..Bir kaç çiçek yaprağını aldı eline..Dalda asılı olanların resmini çekti ve yere düşenlerin de…

Ve hayat, her şeye rağmen, her şeyle birlikte devam etti..
Doktor da çiçekli sarmaşığın altında biraz daha vakit geçirip evine gitti..

07 Mayıs 2009

Kıştan Bahara, Kusurdan Kusursuza…


Purple poppy edit
Originally uploaded by drawn_onward07
Rabia Nazik Kaya

BİR BELDEYE taşınmak, bir beldeyi tanımak bir kış mevsiminde..Havanın kapalı, ağaçların çıplak olduğu bir dönemde..Soğuk, sessiz ve ıssız günlerde..Nasıl da bir tedirginlik oluşturur insanın kalbinde..

Toprak, bağrında taşıdığı tohumları sımsıkı tutmakta ve hiç renk vermemektedir.

Göğün griliği, maviyi zapt etmiş göstermemekte ve börtü böcek, çekildikleri kabuklarında beklemektedir..

Birkaç ay geçer böylece…

Ve bahar gelir usulca…Önce minik minik yapraklarla ve pembe-beyaz çiçeklerle..

Her gün geçtiğiniz soğuk ve karanlık yol, yeşil bir örtüye bürünür sonra..

Kışta ölü gibi görünen ağaç dallarının ne kadar yükseğe uzandığını, yemyeşil yapraklar büyüyünce anlarsınız..Bir çalılığa benzeyen sarmaşık dallarının pembe-mor çiçeklerden oluştuğunu görünce hayret edersiniz..

Ve toprağın sonunda salıverdiği menekşeleri fark edersiniz renk renk..

Güneş artık daha sık uğramaya başlamıştır bu beldeye. Mavi saklandığı yerden çıkar, yer gök rengarenk bir şölen havasına bürünür adeta..


Oysa buralar griydi,
soğuktu,
sessizdi,
renksizdi,
ıssızdı ilk tanıştığınız zaman…

Şimdiyse nasıl değiş(tiril)di !....

devamı: http://www.karakalem.net/?article=3629

19 Nisan 2009


Les Choristes- Koro
2004 yapımı bir Fransız filmi olan Les Choristes, izlenmeye değer bir film gerçekten. 1949 yılında, yatılı bir okuldaki afacanlardan kurulan koroyu anlatan film Ölü Ozanlar Derneği'ni anımsatıyor.
Gülümseten ve hüzünlendiren karelerle dolu..
Hayattaki farklı farklı afacan sesleri biraraya getirip, eğitip bir koro haline getirebilmek ne büyük bir sanat.
Hangi filmi izlesem diye düşünenler için bir tavsiye niteliğinde eklemek istedim..
Mutlu günler !...

12 Nisan 2009

bahardalı...


bahardalı...
Originally uploaded by aşk-ı beka
bahar dallarına bürünmüş ağacın altında, fotoğraf makinesine acemi dokunuşlarım, ayarını yapamadığım kareler derken, nihayet bir tanesini odaklayabildim..
öyle ince ayarlar yapmalı ki bu ince sanatı gösterebilsin objektif..
öyle güzel yaratılmış ki..
ne güzel, yine tüm renkleriyle geldi bahar :)

fotoğraf: aşk-ı beka
dikmen vadisi ankara
12 nisan 2009

08 Nisan 2009

Do you ever notice the little things, the small moments, the details in life?

Ayrıntılar keşfetmek..
Bugün etrafa çok yüzeysel bakmaya başladığımı fark ettim ve bir müddet ayrıntıcılık oynamaya karar verdim :) Hastanedeki lavabonun musluğu damlatıyordu ve damlanın biriktiği yerde ve düştüğü yerde pas lekeleri vardı mesela..
Bir de içtiğim koyu çay dilimde garip bir his bırakıyordu..
Genç bir arkadaşımın perçeminde ak düşmüş bir saç vardı...

Ne dersiniz oynayalım mı bu oyunu bir süre..
Sizin etrafta fark ettiğiniz ayrıntılar neler?..
Bu ayrıntılar sizi mutlu mu edecek mutsuz mu ya da düşündürecek mi?...
Yorumlarınızı bekliyorum

31 Mart 2009

KeLiMeLeR


Nicedir yalınlaşmış, yalnızlaşmış kelimelerim usta kalemlerin kelimelerine hayranlıkla bakıyor uzaktan ;) Şimdi biraz kelimeleri hatırlayalım...
Beynimizin kabuğu nispetindeki “korteks”te[1] biriken biriken biriken o binlerce kelime, nasıl oluyor da birbiriyle ilintili yollardan akıp gidiyor, birbirini buluyor, birbiriyle kaynaşıyor ama karışmıyor.. Bu, acı ve tatlı suların birbirine karışmadan akıp gitmesini sağlayan yüce Yaratıcı’nın yüce bir takdiri…Korteksimize yüklediği nice yetenek..Ama en derini, en olağanüstü olanı ve en şaşırtıcısı da kelimelerde saklı olmalı..
Hangi kelime ne zaman yüklem, ne zaman tümleç, ne zaman özne olacağını hiç düşünmeden motor kortekse gidip, kaslarla bir ses şeklinde dışarı çıkıyorken, bazen de işte şimdi olduğu gibi el kaslarını koordine eden korteks tarafından yazı olarak dökülüyor..
Beyinde birbiri arasında bağlantı olan bölümler vardır…Ufacık bir tümör ile bu yollardan biri kesilse, abuk subuk sözler çıkmaya başlar dudaklardan…Ya da azıcık bir iskemi olsa, dizartri [2]gibi kekelemeler olur, logore[3] gibi kelime kusmaları olur…Bazen sadece motor korteks haraplanır da, kelimeleri mantıklı bir şekilde bir araya getiren beyin bölgesi sağlam olmasına rağmen, doğru içerik yanlış söz parçalarına dönüşür ve laf salatasından başka bir şey olmaz..

Ne büyük mucize tüm yolakların düzenli bir şekilde çalışıyor olması ve milisaniyelerden de küçük zaman dilimlerinde tüm bu motorsal sinirsel işlemlerin gerçekleştirilmesi..
Ah kelimeler, şimdilerde yalınlaştırdığım, yalnızlaştırdığım kelimelerim..
Gün be gün nice dimağdan eksilen kelimeler..
Eksilen hisler ve düşünceler..
Çünkü ne çok hissediyorsa ve ne çok düşünüyorsa insan, o kadar çok kelimeyi geçirir korteks yolaklarından..

Düzgünce, ahenklice, nazikçe, edeplice… Sadece korteksi değil, süperegosu[4] da sağlam olan insanların ancak böyle olabilir kelimeleri… Edepten kuşatılmış bir tatlı sınır ile, sevgiyle kuşatılmış renkli öğeler ile, bilgiyle aydınlanmış bir dimağın akıllıca tavırları ile bezenmiş kelimeler..
Kelimeler ki, sahibinin dağarcığının, geçmişinin, kalbinin izlerini taşıyan, onları geleceğe taşıyan, ve yazıldığında onları unutulmaz kılan kelimeler..

[1] Korteks (cortex): Beynin en önemli fonksiyonlarının bulunduğu beyin bölgesi, bilinçle yapılan hareketlerin ve düşüncelerin kontrol edildiği bölgesi
[2] Dizartri: Tıpta beyincik hasarının neden olduğu peltek konuşma, kelimeleri tam olarak çıkaramama
[3] Logore: Aşırı ve hızlı hızlı konuşma, söz ishali
[4] Süperego: Süperego, ego ve id'i kontrol eden karakter bölümü. id isteğin hemen olmasını ister, ego gerekli şartların yerine getirildiğinde o isteğe ulaşılacığını belirtir, süperego ise hem id'i hem egoyu belli bir süre idare ederek, yapılacak davranışın toplumsal şartlara, ahlak vs. gibi şeylere uygunluğu belirler, ona göre hareket sağlanır.

26 Mart 2009

....


Evanescent
Originally uploaded by vortex_bits
Güneş ve yağmur çok iyi anlaşamazlar hani..Biri çıkınca ortaya, diğeri kaçar, saklanır.. Ama nadiren de olsa bazen buluşup gökyüzünde eşsiz görüntüler sergilerler..
Yağmur taneleri, gün ışığında ışıl ışıl iner yere..Değdiği her yeri de ışıldatırlar..
Bugün öyle bir gündü işte..
Tıpkı ölüm ve yaşamın barışması gibi, yağmur da güneşle barışmış ve başını göğe yöneltebilecek kadar sıkıntısız, ferah olan insanlar için bir bahar şenliği oluşturmuştu..Ama bazıları için değil..
Ölü gibi görünen ağaçların canlandırıldığı bugünlerde, birileri de hayat sınavını tamamlayıp, hepimizin çıkacağı yolculuğa çıkıyorlardı..
Ayrılık elim ya, sevdikleri için bahar; kış, gün; gece oluyordu..
Ne mevsim, ne gün ve ne de güneş ilgilendiriyordu onları...

İşte bugün, 36 yaşında bir hastanın yakınları, bahardan, yağmurdan, güneşten bihaber koşturuyorlardı..
Ne var ki bazılarının dünyadan ayrılışı ansızın olurken, bazıları da dikenli bir tele takılmış bir örtüyü söküp alır gibi acıtarak gidiyor buralardan..

Ama ölüm, acıları sonlandıran bir kurtuluş oluyor bazen..
Öyle acılar var ki şahit olduğum, bazen içimden Allah acılarından kurtarsın ve ölümü ona kurtuluş etsin diyorum..

Hangi zaman, hangimizin ne şekilde bir ölümle karşılaşacağımız sadece Yaratan'ın bilgisinde.
Bugün sabah bir kabus görmüştüm..Arabamızı haydutlar durduruyor ve elinde bıçak olan bir tanesi beni kovalıyordu...Koştum koştum koştum....uyandım...hala kalbim hızla çarpıyordu..
Bir gün böyle bir şeyle karşılaşmayacağım ne malumdu?..
Rabbime sığındım ve verdiği emniyet için şükrettim..
Ölümü hissettim..

Ki, belki de hissettirmeden gelecek bir gün..
Ya da en derinden hissettirerek..


Keşke korkmadan da, ölümle yüzleşmeden de hissedip hatırlayabilsek ::


''Sağlık ve boş vakit insanlardan pek çoğunun bunlardan faydalanmak hususnda aldandıkları iki büyük nimettir'' Buhari...

ve bittiğinde hayatımız, pişman olmayacak şekilde yaşayabilsek..

İnşallah...

Selam ve sevgilerimle....

19 Mart 2009

Deniz altındaki volkan patladı, Pasifik'te bir ada böyle doğdu

Evet, haberlerde pek çoğumuzun şahit olduğu bu manzara tüyler ürpertici aslında..

Denizin altında, yani ki, yangın söndürmede kullandığımız "su"yun kilometrelerce altında bir volkan harekete geçti.

Dünyanın merkezinin aslında bir ateş topu olduğunu yeniden hatırlattı..
Yani güvenle bastığımız "yer"in aslında hiç de sağlam olmadığını..
Tıpkı uzay boşluğunda bir yere tutunmadan dönüp duran dünyada, bu dönüşü hissetmeden, fark etmeden yaşadığımızı unuttuğumuz gibi, yerin altında da ne büyük hengame olduğunu unuttuk. Unuttuk ve güvenle, kibirle bastık ayaklarımızı yere..
Bugün, neyle içli dışlıyız en çok?..Bugün, neye ve kime bağlıyız en fazla?..
Bir volkan patlayıverse ayaklarımızın altında, neye sarılırız en çok?..Nereye kaçar, nereye sığınır ve kimden yardım isteriz çaresizce?...

Bugün, emniyet altında yaşamamızı kime borçluysak,
İşte ancak O'na sığınabiliriz öyle dehşetli bir günde..

Öyleyse, emniyeti elinde tutan Rabbimize sığınalım bugün de, her gün de...