30 Eylül 2006

Zıtlık...


Zıtlık...
Originally uploaded by ali sarı.

Bugün, bir bebek doğmuştu, bir değil, binlercesi doğmuştu..
Bugün, bir gün daha yaşlanmıştık hepimiz..
Dünya, gelenlerin ve gidenlerin mekanı ya, açılanlar ve solanlar böyle birarada işte..
Solan yapraklarda, hazanda, nevbahara hasret burkulmuş, buruş buruş olmuş..
Bu resimde, bir şehir meydanında, kalabalık bir genç topluluğun içinde yürüyen bir yaşlı adam görüyorum..
Oraya ait değil gibi duruyor, oranın bir zamanlarki ahalisinden olan bu adam..
Dünya gittikçe yabancılaşıyor ona..
Dünya gençleşiyor, kendisi yaşlanıyor..

Bir köşeye çekilip maziyi seyretmek, ve müstakbel endişesi altında daha da buruşmaktan öte bir yol çizemiyor kendine..


Her yeni, eskimeden evvel, kendini ebedi genç kalacak zannediyor..

Oysa, her yeni eskiyor !...



İşte böyle zıtlıklar içerisinde sürüp gidiyor hayat...


Fotoğraf: ali sarı
Kaynak: flickr

Teşekkürler...

27 Eylül 2006

The beginning of the autumn

Fotoğraf: ameerveld
Kaynak: flicker



Sonbahar da geldi çattı..hava da soğuyor artık.
Kış hemen arkasında bekliyor..

Ramazan'ı bu kez tam sonbaharda yaşıyoruz.
Allah kabul etsin efendim, ibadetlerimizi, oruçlarımızı, namazlarımızı, dualarımızı, zekatlarımız...

Selametle...

25 Eylül 2006


Tüm Hazinelerimizle, oruç tutmak


KAİNATA AÇILAN PENCERELERİMİZ, gözlerimiz..
Bin bir sesin içinden, en güzel seslerle mesrur olan, ve gürültülerden rahatsız olan kulaklarımız..
Bizi bir yerden bir yere taşıyan, bir şeye uzandıran, bir şeyi tutmamıza yarayan uzuvlarımız..
Türlü türlü hissiyat ile dolan-boşalan kalbimiz..
Bilgileri, algıları depolayan, bizi biz yapan, düşünmemizi sağlayan aklımız..
Çeşit çeşit lezzetlerden tadan dilimiz…
Aç kaldığında hemen doyurmak istediğimiz midemiz..
Hepsiyle, var olan, tüm hazinelerimizle, tüm hasselerimizle, inşa etmeye çalıştığımız kulluk binasıyla, “rıza”ya ulaşmak, “doğru yol” üzere bulunmak, “Salih”lerden olup, Salih ameller işlemek diliyoruz.
Göz, neyi görürse, akıl onun derdine düşüp onunla meşgul oluyor..
Öyleyse, ey göz, güzel bak !..
Sen güzel baktıkça, güzeli gördükçe, kainatın sayfaları açılacak bir bir önüne..
Sen bakmaman gerekenlere baktığında, yorulacak akıl ve kalp.
Gayenin önünü toz kaplayacak..
Kulak, işittiği sözleri tekrarlıyor..İ
şitilenlerden akla bir yol gidiyor sanki ve gereksiz her söz, o yolda ilerleyip, beyin kıvrımlarında yerini alıyor..
Öyleyse, ey kulağım, kötü şeyler işiteceğini bildiğin yerden kaç..
Gıybet ve dedikoduya kapan..
Eller ve ayaklar, her gün türlü işte çalışıyor..
Gidilmesi yere götürmeyip uzanıveriyor bazen ayaklar bir yerlere..Rehavetle arkadaş..
Bazen, eller, vermesi gereken yere uzanmıyor..Geri çekiliyor..
Öyleyse, ey el, “veren” ol..Ve ey ayak, en güzel yerlere taşı bu bedeni..
Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..
Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?..
Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp..
Ey kalp, seni Yaratan’dan çok sevebileceğin kimse var mı?...
Akıl…Güzelliklerin de, kötülüklerin de gerçekleşmesinin önceki durağı..
İradeyle yönlendirilen, niyetlerle anlamlanan ameller…
İşte ey aklım, düşünmektir mesleğin..Tefekkürdür emelin..
Hayrı ve iyiyi hayal etmekte, hayra karar vermekte, iradene hakim olmakta, yani senin işleyişinde belirleniyor her şey..Çizgiler böylece çiziliyor..
Dil, türlü tatlarla mütelezziz..Türlü kelamlarla müteellim..
Bazen, dökülen kelamın her biri ayrı bir tohum, ayrı çınarlar yetiştirecek..
Bazen, ağır bir yük olarak inecek insanların kalbine kırıcı sözler..
İşte, ey dil!... Sarf ettiğin sözleri koru…
Hayra dön, şerde tutul..İyi tad..Fabrikanın yasakçısı hükmünü koru..
Ey nefsim, İşte, şükürler olsun, Bir Ramazan’a daha ulaştırdı Rabbin seni..
Orucu, tüm uzuvlarına tuttur..
Aç iken sende gelişen ve güçlenen “melekut”un arkasından koş dur..
Seni Rabbinden uzaklaştıran her şeyden uzaklaşmakla güçlendir ibadetlerini..
Aczini hatırla yeniden, Aczinle yönel Rabbine her vakit..

24.09.2006
© 2006 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

Fotoğraf:ruki

24 Eylül 2006

Bugün, Sevgili dostum Ruveyda ile bir türlü bitmesini istemediğim sohbetimizde, Ruveyda'nın tavsiye ettiği Metin Karabaşoğlu'nun "Ukdeler" başlıklı yazısını okudum ve çok memnun kaldım.
Sizlerle de paylaşmak istedim.


UKDELER

OTUZYEDİ YILLIK HAYAT serüvenim boyunca edindiğim tecrübelerin ışığında çıkardığım hayat derslerinden biri, 'Kabiliyetten korkma; zaaftan kork!" şeklindedir. Hayat yolculuğumdaki rehberliği için kendisine teşekkür ve dua borçlu olduğum sevgili üstadımın "Acz muhalefetin menbaıdır" ve "Haklı adam insaflı olur" şeklindeki tesbitleriyle de paralellik arzeden bir hayat dersidir bu. Kabiliyetli olduğumuz noktada rahat davranır, kuşatıcı olur, bağışlar, kompleks üretmeyiz. Her birimiz dikkat edelim; kuşatıcı değil muhalif, rahat değil sıkıntılı, bağışlayıcı değil katı, özgür değil kompleksli olduğumuz alanlar zaaf hissettiğimiz alanlardır.
Zaaf, kompleks üretir. Özümsenmiş bir zenginliğe sahip olan, varlığını başkalarına teşhirle kendini beğendirmeye veya başkalarını ezmeye kalkışmaz; bu iş, uzunca bir dönem yokluk çekip 'sonradan görme' olanların kârıdır. İlminden emin olan bir alim, ona-buna çamur atarak kendi ilmini isbata yeltenmez; bakın televizyon ekranlarında ona-buna sataşarak ulemalık taslayanlara, açıkça görüldüğü üzere bunlar sığ, derinliksiz ve kişiliksiz insanlardır. Elinden geldiğince Rabbinin emrini yerine getirmeye çalışan bir insanı ise, kendisinin dindarlığını isbat çabasında göremeyiz; dindarlığını isbata çalışan ve bu arada samimi dindarları riyakârlık ve sahtecilikle ithama kalkışanlar, gerçekte dindarâne bir hayat yaşamıyor olan ama dindarlık iddiasında bulunan insanlardır. Hem, makamını hak etmiş bir yöneticide zorbalık ve sertlik değil, kuşatıcılık ve şefkat bulursunuz; zorbalık, sertlik, tehdit makamını hak etmemiş yöneticilerin kârıdır. Aile hayatında da, en makul koca, bir eş olarak kendi donanımından en ziyade emin olan kocadır; gereksiz efelenmeler, anlamsız dediğim dedik havaları, sırf hanımı teklif ettiği diye makul birşeyi redde yeltenmeler, kendinden emin olmayan kocalardan hasıl olan tavırlardır.
Hayatın her diliminden çıkaracağımız böylesi bir dizi ders, bizi tek bir adrese götürür: zaaf. Rabbinin kendisini içinde yarattığı şartlara razı olamayan, bu şartlar dahilinde kendi yapabileceğini en iyi şekilde yapmaya çalışmayan, bilakis falanca veya filancanın içinde bulunduğu şart kendisinde olsaydı neler neler yapacağına dair iddialarla yaşamaya alışan insanlar, taşıdıkları zaaftan bir 'kompleks' üretirler. Meselâ, gerçekte hak etmediği bir imkâna kavuşursa 'üstünlük kompleksi' üretirler; hak etmediği imkâna zaten kavuşmamış da olduğu durumlarda ise aşağılık kompleksi.
Rabbimizin bizi içinde yarattığı şartları doğru değerlendirmek yerine yanlış anlamak, ve bu şartlardan dua ve cehd üretmek yerine şikâyet ve itiraz üretmek suretiyle zuhur eden zaafların ürettiği bu kabil komplekslerin dilimizdeki en uygun karşılığını ise 'ukde' suretinde görürüz. "İçimde ukde kaldı" gibi, "Aman çocuğun içinde ukde kalmasın" gibi sözlerin gündelik konuşmalara yerleşmesinden anlaşıldığı üzere, Arapça'nın dilimize hediyesi olan bu güzel kelime, taşıdığı bir diğer anlamla birlikte düşünülünce, daha bir değerli hale gelmektedir. 'Düğüm' demektir ukde; ve dikkat edersek, zaafla gelen komplekslerin gerçek hali bir 'düğümlenme' halidir, karmakarışık, ne zaman nasıl arıza vereceği belli olmayan ve kolaylıkla çözülmeyen bir haldir. "Neffâsâti fi'l-ukad"ı, Felak sûresindeki "Düğümlere üfleyenin şerrinden Allah'a sığınmayı bize öğreten ilâhî irşadı hatırda tuttuğumuzda ise, her ukdede, her komplekste şeytanın iç dünyamızı ve bir bütün olarak hayatlarımızı yönlendirmeye kalkışmasını mümkün kılan noktalar bulunduğunu ayan beyan kavrarız.
Bu bakımdan, zaaftan korkmuşumdur ve hep korkarım. Kendimi, kabiliyetli olduğum alanlardan ziyade, zaaf hissettiğim alanlarda kontrol etmeye çalışırım. Kabiliyet hissettiğim alanlardaki insaflı, hakperest, makul ve bağışlayıcı halime karşılık, zaaf hissettiğim alanlar 'düğüm'lü alanlardır, ne zaman ne yapacağımı kestirmenin zor olduğu alanlardır, makul değil hissî, insaflı değil inatçı olmaya daha yatkın olduğum alanlardır.
Yine, edindiğim hayat tecrübesine binaen zaaftan korktuğum için, muhatap olduğum kişilerin zaaflarıyla oynamamaya hikmet gereği çalıştığım gibi, zaaflarını azdırmamaya şefkaten gayret ederim. Okumamış birinin yanında fakülte muhabbeti yapmaktan sakınır, çocukları ol(a)mayan bir ailenin yanında çocuklarla yaptığım oyunları ballandır ballandıra anlatmaktan çekinir, ailevî problemler yaşadığına kâil olduğum kişilerin bulunduğu bir ortamda ev hayatının huzurlu sahnelerini tariften kaçınırım. Bilirim ki, dikkatsizce sarfedilmiş bir söz karşımdaki kendinde zaaf hisseden kişinin dünyasında amansız fırtınaların ve hatta yıkımların sebebi olabilir. Bilirim ki, başka insanlar da benimle aynı durumdadır; onların da asıl imtihanı, kabiliyetlerinden ziyade zaaflarıyladır.
Zaafların ukde üreten ve manevî hayatları düğümleyen bu özelliğine binaen, aile hayatında ve çocuk terbiyesinde de, 'zaaf üretmeyecek' veya 'zaaf üretimini asgarî düzeye indirecek' bir tarzın izinin sürülmesi gerektiğine inanıyor; şahsen, bu şekilde davranmaya gayret ediyorum.
Bununla birlikte, şu ahir zaman ortamında yaşayan ehl-i dinin, iyiniyetli ama ifratkâr bir hassasiyetle, aile hayatında ve çocuk terbiyesinde 'zaaf üretimini arttırıcı' yollarda yürüyebildiklerini de maalesef görüyorum. Bu bakımdan, çocuğun ve eşin her istediğini alan, her dediğini yapan bir yaklaşım ne kadar israfa açık ve yanlış ise; ufacık çocukların çocukça arzularına dahi 'nefislerini terbiye' ve 'ileride kötü olmalarını önleme' adına ket vuran, esneklikten uzak bir terbiye anlayışının ürettiği zaafları görüp ürperiyorum.
Ehl-i dinin, eşlerine ve çocuklarına muhatabiyet biçimini gözden geçirmeye; sergilediği yaklaşımın ukdeler üreten ve iç dünyaları düğümleyen zaafları besleyip beslemediğini sorgulamaya ihtiyacı var bana kalırsa.
Bilinmeli ki, insanın içinde ukde olarak kalan şeyin bedeli ağır oluyor. Onun için, ortaya konulan arzu ve istek haram sınıfına girmiyorsa, mümkün mertebe karşılanmalı diye düşünüyorum. İçte ukde olarak kalacağına, varsın dışta kalsın...

Metin Karabaşoğlu
Karakalem.net

23 Eylül 2006

Hoşgeldin Ramazan

Bir Ramazan'a daha bizleri ulaştıran Rabbimize şükürler olsun..
Hanelerimize, şehrimize, yurdumuza, dünyamıza,
Barış, huzur, emniyet, bereket ve rahmet dolu bir Ramazan duası ile..
Selametle efendim
Bir Ramazan klibi var aşağıdaki ekte..

22 Eylül 2006

Gonca


manipuletomurcuk
Originally uploaded by aşk-ı beka.
Bir goncadır önce gül,
Toprağın karanlığından çıkan yeşil ince dalların en ucunda, yağmur damlasına benzeyen kapalı bir kutudur ilkin..
Sonra usul usul açılır yapraklar..Gül rengini sergiler..
Önce mahcuptur, yapraklarını üstüste kapatmıştır, ama sonra yüzünü gösterir yağmurlarla birlikte..

Ben buradayım der, ve Rabbinin sanatını sergiler...


Çiçeklere bakışlar atarken, gözlerimi çiçeğe fokuslayarak, tıpkı fotoğraf makinesinde olduğu gibi, geridekileri flulaştırıyorum..
Öyle olunca daha başka görünüyor gözlerime çiçekler..

Bu fokus, Amasra'nın ilk güllerinden birineydi..Hemen bir yağmur sonrası..

19 Eylül 2006

Kadırga


Kadırga
Originally uploaded by guzellikuykusu.
Kenara çekilmişliklerimiz ve yalnızlıklarımız hakkında,
iç hesaplaşmalarımız hakkında çok şey var yazacak , çok şey var anlatacak. Ama "guzellik uykusu"nun bu resmi, benim sıralayacağım kelimelerden çok daha fazla şey anlatacaktır..

Yalnızlıklarımıza sahip çıkalım, yalnızlığımızı ağlatmayalım efendim.
Yalnızlık, ürkek bir çocuk gibidir..Zamanla büyür, yetişkin olur..
Bu ürkek çocuğa sahip çıkalım..
Bizle birlikte büyürken o, aslında kendi gibi yalnızların dünyasında yaşadığını hatırlatıverelim..

Fotoğraf: guzellik uykusu (http://www.flickr.com/photos/guzellikuykusu)

15 Eylül 2006

Kapı Aralığı

Aşk-ı Beka, kapıaralığından süzülenlerin peşinde..Shadowlands ile birlikte.
http://kapiaraligi.blogspot.com adresine de postalar ekliyor.
Kapı Kapıyı Aralar mı? diyor ve meraklıları kapıların eşiğine davet ediyor...

12 Eylül 2006

Kültür Etkinlikleri










http://www.cinaraltisohbetleri.blogspot.com/

Yeni bir etkinlik başlıyor !...
Artık çınaraltında, fikir paylaşımlarında olacağız, fikir etkinliklerinde..
gonultacim 'ın başlatmış olduğu bu etkinliğe hepiniz davetlisiniz.

gonultacim diyor ki:

Aylar öncesinde aklıma gelen ama sürekli ihmal etmek zorunda kaldığım projenin yapımını bitirdim nihayet.Uzun zamandır sizlerle blog ortamında bilgi paylaşımı içindeyiz.Bu blog ortamını nasıl daha faydalı hale getirebilirim diye düşünürken süregelen kültürel yozlaşmaya inat aklıma yemek etkinliklerinde yapılan tarzda bir kültür etkinlikleri düzenlemek geldi.Amaç; her ay bir konu kararlaştırıp bu konu ekseninde bilgi paylaşımı içerisinde bulunmak.Bu kültür etkinliğine isim olarak "Çınaraltı Sohbetleri" adını verdim.Çoğunuzun bildiği gibi Çınaraltı'nda 1960'lı yıllara kadar edebiyatçılar toplanıp kültür sohbetleri yaparlardı.Ama ne yazıkki günümüzde böylesi etkinlikler göremiyoruz.Bende internetin bize sağladığı imkanlardan yararlanarak eskiden Çınaraltı'nda yapılan kültür sohbetlerinden esinlenip bu etkinliğe Çınaraltı Sohbetleri adını vermeye karar verdim.Ayrıca Çınaraltı Sohbetlerinde kalemi kuvvetli blogcuların köşe yazılarını okuyabilirsiniz:)


11 Eylül 2006

hep yan yana !..



Originally uploaded by aliusta.
Martılar vardır, birinin çırpınarak yardığı havayı takip eder diğeri, hiç ayrılmaz yanından..Birlikte o koskocaman gökyüzünde, yalnızlıklarını dağıtırlar, rüzgarların bulutları dağıttığı gibi..
Şu dünyada, ne güzeldir dost'la olmak, yar ile, yaran ile,
ufkubulut dostuma ve shadowlands'e can-ı gönülden armağanımdır bu resim..
Ruhumu engin gökyüzünde hiç yalnız bırakmayan..Hep böyle yanyana uçan ..
Sizleri seviyorum !...


fotoğraf: aliusta
kaynak: flickr
yer: rize

08 Eylül 2006

What a beauty salat!


What a beauty salat!
Originally uploaded by ebubekir.
Fotoğraf: ebubekir "http://www.flickr.com/photos/ebubekir/"

Eylül Gülüşü - Nevzat Tekin


İçimin manzarasına bakıyordum bir kaç gündür; elimi kaşlarımın üstüne siper yaparak, bazen derinliğine bazen sığlığına şaşarak bakıyordum hem de!

Eylül ayının geldiğini takvimlere bakarak anlayanlardan değilim, içimin yaprakları titrediği zaman farkına varıyorum 'hüznün mevsimi' gelmiş! Öyle ya, Eylül ayının yoldaşıdır hüzün!

İşyerinin girişinde bir florasanın tavanla keşiştiği yere kurduğu yuvada dört yavrusunu yetiştirdi bu yaz bir kırlangıç. Dört yavru bir haftadır kanatlarının olduğuna şaşarak ve ne yapacağını bilmeyen bir rüzgar gibi sağa sola çarparak uçuş talimlerine başladılar. Gidecekler artık, 'göç mevsimi' gelmiş.

Neyzendir Eylül ayı! İnsan olmanın sadeliğini takarak nefesinin sağrısına yalnızlığı üfler insanın ruhuna Eylül ayı!

Zaman da yorulur ve zamanın yorulduğunu anladığı aydır Eylül ayı! Bütün bir yılın koşuşturmasına biraz ara verir zaman, kendini dinler, dinginleşir! Akşamüstlerinin serinliği ile başlar değişime, yapraklar ile toprağı kavuşturur, balkondaki hanımeli kokusunu son kez savurur sokağımıza Eylül!

İçine bakmayı sevenler için aynadır Eylül ayı! İnsanın biriktirdiklerini, biriktirebildikleri ni tüm çıplaklığı ile ne var ne yok önüne serer... İllâ ki yaşayamadıkları nın görüntüsünü verir aynaya ve sen, kaç yaşında olursan ol, ergen bir çocuk gibi ellerini koyacak yer bulamazsın...

"Ah! Sadece sevmek yeterli olsaydı!" diye tühlenmenin belli bir anlamı vardır elbet ve bu anlamın taşınamayacak ağırlığa eriştiği aydır Eylül!

Kırık dökük oyuncaklara benzer Eylül!

Eylül gülüşlü oyuncaklar.. .

Nevzat TEKİN_

06 Eylül 2006

ACILARIN AÇTIĞI

GURBET GÖMLEK GÖMLEK… Yalnızlık katmer katmer… Avuç içleri açıkta, yürek yağmalanıyor… Gönül hüzünle örtülü…
Yalnızlık denizinde yüzmeyi bilmiyorsan, öğrenmekten başka çaren var mı? Yakın kim? Sevgili ne kadar sayar? Aşk ne işe yarar?
Kalp kaynamadan hikmet taamları nasıl pişer? Öyle acı ateşler vardır ki ancak kalp bilir tadını. Kim nasıl tarif edebilir onu? Kelimeler kaybolur, sözler sükût eder, sazlar kırılır acıdan…
Sen varsındır, bir de senle beraber kederin… Kelimesiz ve sessiz konuşursun kederinle… Kimse duymaz, kimse görmez seni… Gecenin koynunda iniltilerle inliyorsundur…
Kesret kanatır yaralarını… Kalabalıkların kabullenişi kandırıcıdır… Araftasındır… Kaçmak istersin de kaçamazsın Kaf dağlarının ardına…
Yollar kıvrılır durur önünde… Düğüm düğüm döner uzayıp giden günler… Bir ağaç ararsın gövdesine yaslanacağın, gölgesinde serinleyeceğin… Sıcak rüzgâr kumuyla vurur yüzüne…
Yüzün yere eğik yürürsün gündüz ve gecede… Gece ve gündüz eşittir şavksızlıkta… Gün ışığında kandil de olsa elinde bir işe yaramaz… Leylasızsındır Mecnun çöllerde…
Göğe bakarsın, bakışların Ay’sız yere düşer… Tesellisizdir yıldızlar… Siyahî bulutlar gezinir üstünde, sığınacak sıcak bir sevgi, saracak bir şefkat ararsın… Üşürsün…
Bülbüller çile çınlatır kulaklarına… Gözlerin görmez olur gül güzelliğini… Ellerin kanar çiçek dikenlerinden… Düşüncelerin darmadağın… Duyguların durgun ve donuk…
Hikmet açlığından yüreğine taş bağlayasın gelir, sökecek bir taş bulamazsın… Baka kalırsın yol üstünde… Yürümeye mecalin yoktur… Kalkıp koşmak istersin, kayarsın…
Her yeri karamsarlık karanlığı mı kaplamış? Hiç mi ışık yok? Yollar bitmiş, her şey tükenmiş mi? Kalp kimsesiz mi? Kapılar kapalı mı? Sevgi serap olmuş, şefkat kaçmış mı? Vefa ulaşılamaz mı olmuş? Dostluklar tüketilmiş, hoşgörü hiçliğe mi atılmış? Anlayışlara duvar mı örülmüş?
Ne arıyorsun, nerede arıyorsun? Karanlık olmadan ışık, hastalık olmadan şifa, dert olmadan deva, sıkıntı olmadan ferahlık bilinebilinir mi? Bilinirlik bilinmezlik örtüsünün altında… Zıtlar dünyasının izafiliğinde üzülüp sevinmiyor muyuz?
Görünmek isteyen Rahmet, dert, keder olmadan nasıl bilinecek ve görülecek? Keder kader değil, asıl keder kaderi kabullenememek… Rahmeti itimat onun celbine vesile, tenkit ise terkine…
Her şey geçicilik nehrinde akarak eriyor… Nehir ne kadar çağlasa da sükun denizi hepsini yutuyor… Ömür uzun değil, ölüm uzak değil… Uzun olan elemlere götüren emeller…
Yerin renkli çiçekleri kara topraktan, göğün aydınlık yıldızları karanlıktan çıkmıyor mu? Yıldız ve çiçeği buluşturan yakınlık, görmeyi “görmek”le mümkün… Karanlıkta hikmet ışıkları çakabiliyorsan gurbet gömleği vuslat elbisesine dönüşüyordur…
Yalnız olan yalnızlıktır… Kainat sevgi hamurunda şefkatle yoğrulmuşsa küreler ve kalp birbirinden uzak değildir…Sonsuzluk soluklarımız kadar yakındır…
Kabuğunu kırmayan çekirdek çürümeye mahkumdur… Kalp kabuğunu kırmadıkça, dert yalnızlığında yokluklara yuvarlanacaktır…
Kabuk acı ile çatlar, sonrasında şefkat gövdesi sevgi dalları üzerinde hikmet meyveleri görünür… Böylesi bir ağaç olmak için acıya sabır, kedere kabullenmek gerekiyor…
Bir acı çekirdek yüzlerce tatlı meyveye “meyve” veriyor… Toprak altında yalnız olan çekirdek, göğün göğsüne sevgi ve şefkat nişanesi olarak asılıyor…
Acıların açtığı kapıdan sabırla yürüyen, ömür ağacında sonsuzluk meyvelerini yetiştiriyordur… Üzüntüler üzülmeye değmez… Hadi tevekkülle gül, o da gülsün…

06.09.2006
© 2006 karakalem.net, Hüseyin Eren

05 Eylül 2006

Her güne bir resim !:..

Noah Kalina isimli genç, 6 yılda her gün bir resmini çekmiş..Ve işte bu manzara meydana gelmiş !...


http://www.youtube.com/watch?v=6B26asyGKDo

04 Eylül 2006

Ve sonbahar gelir...


after the rain
Originally uploaded by AtillaSoylu.
Atilla Soylu'nun bu resmi, sonbaharın gelişinin en güzel tarifi belki..
Bir sonbahara daha eriyor ömrümüz, kim bilir kaç sonbahara daha erebilecek.. Bir yaprak düşüşüyle çok fazla şey tariflenir aslında..
Bir arınış mıdır yaprakların dökülmesi, bir kopuş ayrılış mı? Yoksa yaz bitiminin ve güz başlangıcının habercisi mi?..
Göçmen kuşlara bir işaret mi?..
Şimdi, bu yılın yeşil yapraklarının son demleri yaşanıyor..Artık sararacaklar yavaş yavaş ..Ve bir bir kopacaklar dallarından..
Her günün hayatımızdan kopuşu gibi, ağaçlardan yüzlerce yaprak düşecek..

Masalların sonunda düşen 3 kırmızı elma gibi,
Güz yaprakları düşecek başlarımıza :)


aşk-ı beka..
4 eylül 2006
(okulun ilk günü,
mutluyum ayrıca:)

02 Eylül 2006

Flash position test


Flash position test
Originally uploaded by Lord V.
Lord V'nin engin ve zengin fotoğraf arşivinin en son eserlerinden biri..Çok beğendim ve paylaşmak istedim...


fotoğraf: Lord V
kaynak. flickr.com

Şimşek,Korku ve Ümit



Gözleri semada yağmur bekleyen ekinler var..
Sevda var yağmurla yağan
Ümit var yağmurla gelen..
Şimşekler var , gök gürültüleri ve de..
Akımlar var yerden göğe ve gökten yere kadar..
Işıklar ışıltılar..
Ümitler ve korkular..
Rab şimşeği gönderir
ve gösterir kullarına
Bereket adına bir ümit,
felaket adına bir korkudur şimşekler..
Bu kez sıcak bir yazın ardından geldiler,
Eylülün ilk cumasında, bir akşam vakti..
Tesbih etti böylece gökyüzü, duyurdu nidasını..
Onu duyan yüreklerin Kimisi korkup sindi bir köşeye..
Kimi açtı gönlünü rahmete, tefekküre..
*
Bir zamanlar çok korkardım şimşeklerden ben de, neden mi?..
Ben 9 yaşındaydım.. Böyle şimşekler çakıyordu yine.. 9 yaşındaydım ve gök gürültüsünden hiç bu kadar korkmamıştım.
Mutlu yaz günlerindeydik. Onlarca meyve ağacının içinde, yemyeşil bahçemizde, sulama havuzumuzda vakit geçiriyorduk..
Sonra hava bulanmaya başladı, ardından karardı, karardı..
Tarifsiz bir rüzgar esmeye başladı..
Açık kalan pencereler çarpıyordu.. Pencereden dışarıyı izliyorduk, her şey bir o tarafa bir bu tarafa sallanıp duruyordu..Sonra bir çatırtı oldu, evin önündeki kocaman kayısı ağacı, ortadan ikiye ayrılmış, üst kısmı balkona düşmüştü.. Arka bahçedeki kayısı ağaçlarından bir ikisi de böylece kırılmışlardı..
Evin pencerelerinden biri rüzgardan içeri doğru uçmuş ve kırılmıştı, çok şükür kimseye bir zarar gelmemişti..
Hayatımda ilk kez bir fırtınaya şahit oluyordum..
Ve hayatımda ilk kez bir annenin evladından ayrılışına da rastladım o vakit..
Yağmur dinmiş, fırtına bitmişti.. Herkes derin bir nefes almıştı.. Kırılan dallara bakılıyordu bir taraftan..
Sonra bir feryat yükseldi..
Bir anne, 9 yaşındaki evladını bekaya uğurlamıştı..
Fırtınayla kopan teller, yola düşmüş ve fırtına dindiği için bir akrabalarında olan annesinin yanına gitmeye çalışan çocuğun ayağı tellere dolanmış, oracıkta elektrik çarpmasından vefat etmişti. Evinin tek çocuğu idi.. Benimle aynı yaştaydı..
Herkesi bir hüzün kaplamıştı..
Fırtına sonrası sessizlik, bir annenin yüreğinde bambaşka bir fırtına koparmıştı.
Bunun için belki, küçükken gök gürültülerinden çok korkardık.. Korkardık, çünkü fırtınayı anımsardık, bir felaketten Allah’a sığınırdık.. Şimşekler çakmaya başlayıp gök gürültüsü duyulunca evdeki bütün elektrikli aletleri kapatır, ablamla birbirimize sokulur dua eder, beklerdik..
“Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Rum Suresi, 24)
Bu ayeti bilmiyordum o vakit ..
Korku ve umut unsuru..
Bereketin yahut bir felaketin habercisi olabilecek şimşek çakmaları..
Hem öyle bir çakış ki, bir şimşeğin ürettiği elektrik, bütün Amerika kıtasının santrallerde üretebildiği elektrik miktarından fazla… Bir insana değdiği vakit yakabilecek güçte..
Şiddetli yağmurlarla gelen yıldırımlardan şimşeklerden ve gök gürültüsünden korkardık işte..
Bu korku, tedbire sevk ederdi bizi.. Korunmak isterdik kötülüklerden, sığınırdık Rabbimize..Küçük kalbimiz küt küt atardı..
Şimdilerde ise, gök gürültüsünün beni eskisi kadar korkutmadığını düşünüyorum.
Bunda, gök gürültüsünün bir tesbih olduğunu öğrenişimin payı mı, bir gök gürültüsünden sonra gelenlerin üstünden yıllar geçmiş olmasının mı, yoksa umut-korku dengemin “umut” tarafına doğru kaymış olmasının payı mı daha büyük bilmiyorum..
Korku ve umut unsuru..
Hayatından umut unsuru çıkarılmış olanların his dünyaları, korku ve tedirginlikle dolu oluyor..
Olabileceklerin en kötüsüne odaklanmış diken üstü ruhlar..
Ve korku unsuru çıkarılmış olanların da hayatına, rehavet ve vurdumduymazlık hakim olabiliyor..
Yine düşler, düşünceler gelip, “denge”de düğümleniyor…
“Rabbimizin azametinden korkup, rahmetinden ümit kesmemek”te..
*
Umut-korku unsuru,
çakarken şimşekler yine..
ve gök gürlerken,
boşalırken gökten yağmurlar,
ve yükselirken yerden dualar..
gelir gider elektrik akımları da
o alemden bu aleme..
alemler arası akış,
pozitiften negatife..
yüklenmiş yüklerimiz,
yağmurun yağıp da
ferahlatması gibi göğü,
ferahlar dilerim,
yerden göğe akışlarımızla,
yalvarış ve yakarışlarımızla…

02.09.2006
© 2006 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

01 Eylül 2006

Uğrak yeri..





"Eğer bildiklerimizi unutmaz ve uygularsak, Rabbim bilmediklerimizi de bildirir"

Hem zihnimizde bir cazibe varsa, bilgiler arılar misali koşuşuyorlarsa buraya, ne olur "bal" yapımına müsade edelim..
Çalışmadığı halde kovana girip yer işgal eden arılar "gürültü"ye de neden olurlar..
Bırakalım da zihnimize girenler "bal" oluşturmak üzere sindirilsin, fayda sağlasın..
Yoksa; uğrak yerinden farkı olur mu zihnimizin?...


r.n.k.