26 Temmuz 2015

Şimdi kalbimde neyin muhabbeti en fazla?


Benim gençliğim, genç satırlarım bu blogda kalmış, maziye tatlı bir esinti. 
Bu sırada da sessiz ve derinden yaşlanmaktayız..
Gerçi beden yaşı değildir esas olan, ruh yaşlanmasın yeter ki..


Ruh, manevi besinlerle beslenmediğinde pörsüyor, yaşlanıyor.
Maddeye boğulduğunda çürüyor. 

Maddeye çok mu düştük?
Çok mu karıştık dünyaya?

Bekaya olan yolculuğu unuttuk mu?

"... İman edenlerin Allah'a olan muhabbetleri ise her şeyden daha şiddetli ve daha kuvvetlidir..." Bakara Suresi 165

Şimdi kalbimde neyin muhabbeti en fazla?
Sormalıyım kendime...

23 Kasım 2013

Ya bu son bakışsa renklere, kelebeklere?..
Ya bu son nefesse?
Ya bu son düşlemse?..

Ölüm gelebilir her an.
Hastalık gelebilir birdenbire..

Meyil ahireteyse ne gam !
Ama ya dünyeviyse?


02 Aralık 2012

Uyku

Sleeping by Moyan_Brenn
Sleeping, a photo by Moyan_Brenn on Flickr.

Gözkapaklarımızın ucuna kadar gelen..
Ellerimizi gözlerimizi ovuşturmaya sevk eden..
Bedenimizi rüzgarda sallanan bir yaprak gibi bir o tarafa bir bu tarafa düşüren uyku..
İstediğimizde gelmeyen, git dediğimizde gitmeyen..
Öyle büyük bir nimet ki, ancak uzun süre uykusuzluk sıkıntısı çekenler anlayabiliyor kıymetini..Uyku dertlere derman, bedene sıhhat. Uykusuzluk ise sinir, stres, gerginlik doğuruyor.
Bu gece her ne hikmetse, sabahın beşi olmuş, hala direnmekte gözlerim.
Sanırım "Uykuyu Veren"i hatırlamam içindi bu mesai.. Belki de oturup tefekkür etmek için. Gündüz dünya telaşından etmediğim tefekkürlerin, belki şimdi zamanıydı. Bunun için kovmuştu melekler uykumu başka bir geceye.
Aslında çoğu zaman uykuda değil miyiz? Hakikatlere karşı, dünyaya karşı, insanlara karşı ve hatta çoğu zaman kendimize karşı?..
Öyle olmasa uyan ey gözlerim uyan diye söylenir miydi hiç..
Eh, uykusuz bir geceden, ancak bu kelamlar döküldü dilimden..


Eski dostlara, ismini bilmediğim ama uzun süredir yazı yazmadığım halde sayfamı takip eden okurlara selam olsun..

08 Temmuz 2012

Gökyüzü Notları

Clear weather by  DocBudie
Clear weather, a photo by  DocBudie on Flickr.
BİR UÇAĞIN kanadının üzerinden yerde kalanlara, dünyaya bakıyorum. Akşam karanlığında sıra sıra ışıklar, nokta kadar pırıltılar, birbirine bağlı ip kadar ince yollar görüyorum..Uçak yükseliyor. Noktalar daha da küçülüyor. İnsan ise görüntüden siliniyor. İnsanın dünya üzerindeki görüntüsü bu kadar küçük mü? Yukarıdan bakıldığında evler, yollar, bahçe ve parklar dünya üzerine serpilmiş ışıklı damlacıklar gibi görünüyor..İnsan diyorum, dünyaya ancak bu kadar şey serpebilmiş..Uçak yol alıyor. Şehir merkezi geride kaldığında yerler zifiri karanlığa bürünüyor. Buralara bir şeyler serpmemiş insanlar..

İnsanlar ne küçük, ne aciz aslında.Yer ve göğün Rabbi ise ne büyük. Ne kadar yüce. İki gece önce Umre’den dönen annemin sözleri geliyor aklıma: “Uçağa binip, bulutların içindeki alemi gören bir göz nasıl olur da Allah’a iman etmez?”..Bu temaşa ile kalbim ve gözlerim doluyor. Bu canın bu küçük ve aciz bedende emanet oluşunu hissediyorum..Ruhumu hissediyorum..Yaratıldığımı hissediyorum..Uzuvlarımı hissediyorum..Hızlanmış ritmiyle kalbimi hissediyorum..

Tüm boşluklardan sıyrılıp Rahman’a yönelmek istiyorum. O’nun hep benimle olduğunu, benim ise sık sık unuttuğumu, O’ndan ayrıymışçasına yaşadığımı anımsıyorum. Ne aciz kelimelerim ve hayatım şükürler sunmak için..Ne kadar kifayetsiz söylemeye güç yetiremediğim sözlerim..

devamı
http://www.karakalem.net/?article=4770

18 Haziran 2012

Biri var, hayatın keşmekeşliğinin içinden güzellikleri yakalayıp resmini çekiyor,
paylaşıyor, ruha iyi geliyor söyledikleri
fotoğraf da kendisine ait,

buyrunuz

http://esmalale.blogcu.com/ 

17 Mayıs 2012

Cennet cazip gelmiyor, cehennem korku vermiyorsa, imanımızı gözden geçirmeli..
rnky

06 Mayıs 2012

İki Kitap, İki Aşk ve Aşkın hakikati üzerine

Romanlar, hikayeler, hep aşk üzerine kurulu, öykü bir yerden aşka değiniyor mutlaka..Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna kitabında, Maria ile Raif'in enteresan aşkı, aşk ile var olan ve aşktan sonra yok olan Raif, bana yeryüzünde ne çok insanın silinmiş ve anlamını yitirmiş bir yaşamı olduğunu hissettirdi..Ve bazen anahtar-kilit uyumu gibi bazı ruhların birbirini açacağını, ki çok ruh vardır; kapıları sımsıkı kapalı..Aleme, insanlara hatta aleme kapalı..Ve bu kapılar hiç aralanmadan bu dünyadan geçip gitmek ne acı..
İkinci bir kitapta, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanında da, Nuran ve Mümtaz'ın aşkı etkileyici..Yine kapalı ruhu, başka bir ruh anahtar gibi açıyor ama, çevresel nedenlerden etkilenen aşk, farklı şekilde son buluyor..Nihayetinde ilk romanda dünyayı farklı bir renge boyayan sevgili ölürken, ikincisinde ölüm olmadan sırf dünyalık ve çevresel nedenlerle gidiyor sevgili..Ölmüyor belki ama ayrılınca sevenler için bir diğeri de ölmüş sayılmaz mı?..
Burada aşkın hakiki yüzüne değinmek için nur risalelerine müracaat ediyorum..
İlem eyyühel aziz !
İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde havf bir bela bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Bundan dolayı havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. ...

Baharın ve kırık kalplerin Rabbine

Spring Love by donsutherland1
Spring Love, a photo by donsutherland1 on Flickr.

Allahım, senin yarattığın gökyüzüne, rengarenk çiçeklerle bezenmiş yeryüzüne baktıkça sanki sana daha çok yakınlaşıyorum..Kötülüklerden arınıyor ruhum..Tertemiz oluyorum..Şu yeşil ovalarda, yeni düşen yağmurda ve yağmurda beliren gökkuşağında tefekkürdeyken huzurluyum, müştakım, müteşekkirim..Ruhumu böyle müteşekkir anlardan birinde almanı dilerim Rabbim. Böyle veda etmeyi..Şehadetle gitmeyi..Yazgımda hangi gün yazıyorsa o gün..Ama henüz bitmediyse dünyada sayılı günümüz, imtihanımız, bitmediyse vazifemiz, öyleyse yaşamaya iman ve itikatla devam etmeyi kısmet et..İmanımızı alma, onun yerine, ondan evvel canımızı al..
Çiçeklerle dolu bu mayıs günlerinde imanımızı çiçekler kadar taze kıl!.. Nasip et, renk renk tevbe serpiştirelim gönlümüze..Tevbelerle bezenelim..Tıpkı baharla bezenmiş, temizlenmiş yeryüzü gibi..
İsimlerinin tecellilerini göster ve hissettir Rabbim..İsimlerinle güzelleştir yüreğimizi, benliğimizi..
*
Rabbim, sen ki ruhumuzu ve aklımızı sağlıklı kıldın, sana binlerle şükürler olsun..Bizim ve ruh hekimliğiyle uğraşan tüm kullarının vesilesiyle göndereceğin şifa kelimeleri sağlığımızın şükrü olsun..
Kullarının kırık kalplerini, zedeli ruhlarını, örselenmiş benliklerini tamir ve tedavide bize yardım et..Yardım et ki Senden başka yardımcımız yok..Sen ki ölmüş arzı canlandırdın bu bahar; Sen kırık kalpli mahzun ruhları da Şafi isminle yeniden iyileştir..Bu kırıklık, bu illet onların kurtuluşlarının vesilesi olsun..Amin..

29 Nisan 2012

Alaçatı, Çeşme

Bir takipçinin ricası üzerine fotoğraf paylaşmak istedim, bu yıl gezilerimiz ertelendiği için geçen yıldan Çeşme ve Alaçatı resimleri bunlar..Geçen yıl Alaçatıda beyaz üzerine rengarenk çerçeveli evler, çay bahçeleri, pansiyonlar, damla sakızının kahve, lokum, kurabiye, dondurma ve sabuna bu kadar yakışıyor olması, limon ağaçlarının kokuları, taş döşeli yollar, seramik levhalar ile gözümüz gönlümüz şenlenmişti..
Çeşme'de ise deniz, kale, marina, marinada renk renk desenler vardı..
Bu karelerden bazıları böyle yansıdı objektife:

17 Mart 2012

Mustafa Ulusoy-Yaratıcıya surat asmak

Senin derdin ne, biliyor musun?
İçini kızgın bir tavaya döndüren kızgınlığın nedeni. Kendini sahipsizmiş sanmanın sebebi ya da.
Kışın ortasında yazı istemenin, yazın ortasında kar yağsın diye tutturmanın. Yağmur yağar yağmaz, bulutsuz bir gökyüzü talep etmenin. Bulutsuz bir gökyüzünde yağmur diye sızlanmanın.
Günlerdir, Yaratıcı niye duamı kabul etmiyor, istediğim şey çok mu fazla ya da batıl bir şey mi ki vermiyor diye hayıflanıp duruyorsun.
Senin derdin nefsim, bir haddini bilmezlik ki sorma.
Hem de ne haddini bilmezlik. Bir şikayet, bir şikayet. Bir gurur bir gurur. Bir kibir bir kibir. Bir naz bir naz ki anlatamam.
Hele şu, 'hayatım için iyi, hayırlı, güzel, doğru, anlamlı, hakikatli, hikmetli olanı ben bilirim' afra tafralarına ne demeli.
'Niye istediğim şey olmuyor, olmadı, olmayacak mı?' diye sızlanmalarının; anne babasına, 'şunu da isterim,' diyerek markette tepinen bir çocuğun sızlanmalarından farkı var mı, söyle hadi?
'Ey müteşekki! Sen nesin?'
Ne zannediyorsun kendini?
Sen ki yaratılmışsın. Sen ki, bir zamanların yok olanısın.
Sen önce şu önündeki duvarın arkasını gör görebilirsen.
Gözlerin bir duvarın ötesine bile geçemiyorken, 'ben bilirim' nidaları neden?
Hadi bir dene, hayatının gelecek beş yılında başına geleceklerini tespit etsin o çok bilmiş aklın.
Niye susuyor benliğin?


>> devamı için aşağıdaki bağlantıyı tıklayınız
Yazarlar Mustafa Ulusoy Yaratıcıya surat asmak

Geçen sene bu vakitler Bodrum'da..


Baharın renkleri, güneşin aydınlığı, rüzgarın yüzünüze vuran hafif serinliği, denizin, ağaçların, hayvanların latif görüntüleri geçtiğimiz yıl tam da bu zamanlarda Bodrum'da böyle yansımıştı fotoğraf karelerine..Şimdilerde evde geçiriyor olsam da baharın ilk demlerini, fotoğraflara bakmak dahi beni yeniden oralara götürdü, o tatlı serinliği terennüm ettirdi..Bundandır ki paylaşmak istedim..
Nice baharları soluklayabilmek, nice güzellikleri terennüm etmek dileğiyle..
Posted by Picasa

13 Mart 2012

Yağmur yağıyor

Martın soğuğunda, gecenin karanlığında,
ince ince, yağmur yağıyor..
Saat gece yarısını çoktan geçmiş, çoğu kimse uykuda ve habersiz yağmurdan..
Kimler ıslanıyor, kimler kaçıyor köşe bucağa bu saatlerde acaba..
Küçük kuşların ve kedilerin, sokakta yaşayanların bir çatısı var mı?..
Oluklardan akan sular üzerlerine sıçrar mı, ıslanırlar mı, üşürler mi?..

Herbiri bir melek ile yere inen rahmet tanelerini dışarıda kucaklayan var mı şimdi?
Asfalt kenarlarında toplanıp akan sular bir toprak bulabilir mi ?

Gece, sessiz ve karanlık, ince ince yağmur tıkırtısı camda, başka bir ses yok, başka nefes yok duyduğum..
Bu duyduğum rahmetin sesi olmalı..
Şefkatin sesi
Arınmanın, temizlenmenin sesi..
Rahman'ın kirli topraklarımıza, damlarımıza, yüreklerimize gönderdiği rahmetin sesi..

Baharla birlikte daha nice kez yağacak yağmur..
Ancak sesini duyabilecek miyim şimdi duyduğum gibi..
Yoksa koşturuyor mu olacağım dünyanın meşgalelerinin peşinde,
ya da rahat döşeğimde, uykuda..
ya da unutkanlığın, umarsızlığın gafletinde?..

Rahmetinin sesini, nefesini duyur kalplerimize rabbim,
mahrum etme bizleri
Gözümüzü gönlümüzü açık eyle,
Eyle ki dünyanın hakikatlerine gaflette tükenip gitmesin ömrümüz..
Rahmetini duyur gönlümüze
Şükrümüzü arttır böylece

Yağdır yağdırdığın gibi yağmurunu kirli-temiz yağdırdığın gibi her yere,
yağdır bizlerin de kalplerine

Amin...

08 Mart 2012

Hugo (2011)
Yönetmen: Martin Scorsese
Hugo filminden hoş bir diyalog aktarmak istiyorum:

-Her şeyin bir gayesi vardır. Makinelerin bile. Saatler zamanı gösterir, trenler insanları bir yerlere götürür. Hepsi kendine düşen görevi yapar. Tıpkı Mösyö Labisse gibi. Belki de bu yüzden bozuk makineler beni bu kadar üzüyor. Üstlerine düşen görevi yapamıyorlar. Belki insanlar için de aynı şey geçerlidir. Gayeni kaybedersen, bozuk bir makineden farkın kalmaz. ..

-Georges Baba gibi mi?
-Belki onu da onarabiliriz
-Senin gayen de bu mu? Bir şeyleri onarmak?
-Bilmiyorum, en azından babamınki buydu
-Acaba benim gayem ne? Bilmiyorum..Annemle babamı görmüş olsaydım , belki bilirdim.
-Benimle gel

(saat kulesinin tepesinde Paris’i kuşbakışı gören pencerenin önüne gelirler)

Babam öldükten sonra buraya çok sık gelir oldum
Tüm dünyayı büyük bir makine olarak hayal ederdim..Makineler asla yedek parçalarıyla gelmezler. Çalışmaları için ne gerekiyorsa o kadarı olur hep. Dünya koca bir makineyse ben yedek parça olamam diye düşündüm. Burada olmamın bir sebebi olmalı. Bu da demek oluyor ki, senin de burada olmanın bir sebebi vardır.

21 Şubat 2012

SnowFlake by Karl W.
SnowFlake, a photo by Karl W. on Flickr.

Ey koruyup gözetenlerin en güzeli Allahımız ! Bizleri her zaman korumanı ve daimi himayen altında tutmanı diliyoruz. Bizlere iman-ı kamil, a'mal-i saliha ve ihlas-ı etemm lutfetmekle dinimiz ve ahiretimiz hususunda yardım et. Muttali olamadığımız endişe ve tehlikelerden bizi muhafaza eyle; karşılaştığımız hadiselerde de bir an olsun bizi nefsimizle baş başa bırakma... Ey kullarının günahlara düşmesi kendisine zarar vermeyen ve mağfiret etmekle hazinelerinden hiçbir şey eksik olmayan Rabbimiz ! Bizlere tükenme bilmeyen hazinelerinden çokça ihsanda bulun! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlamız, yardımcımız ! Kafir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize !

26 Ocak 2012

ÜŞÜMEYENLER SARILMAYI UNUTUR

Cold Solitude by chris_esler2000
Cold Solitude, a photo by chris_esler2000 on Flickr.

Üşüme zamanı şimdi.
Tir tir titreme zamanı.
Güneşten uzaklaştırılan dünyanın çehresinde "soğuk" yaratılıyor sonsuz bir ustalıkla.
Öyle birden olmadı bu. Gündüzün geceye dönüşümü gibi ağır ve usul usul.
Yapraklarından soyunmuş ağaçlar, dallarında kuşlar, küçük başlarını göğüslerine gömmüşler, kanatlarını sımsıkı kapamışlar uyukluyorlar, soğuk rüzgâr estikçe tüyleri hafifçe havalanıyor sadece.
Arabaların çoğunun camları sımsıkı kapalı, sıcak hava üfleyen klimalar camları buğulandırmış. Apartmanların çatısından yükselen duman, ağır ve yılankavi bir dalgalanmayla havaya karışıyor. İnsanların ağızlarından çıkan buhar, yaşamın ilk ve son alameti olan nefesi görünür kılıyor.
Paltolarına, atkılarına, şallarına sarılıyorlar üşüyenler sımsıkı.
Artık ellerini ceplerine sokmanın ve ısınmanın sevincini buluyor insan.
Üşümenin en güzel yanlarından biri, sonunda bir sıcaklık bulup ısınmak.
Soğuk demek sanki sarılmak demek.
Sokak kedileri kuytu bir köşede büzüşmüşler, birazdan merhametli bir kalbin getireceği yiyeceği bekliyorlar sabırla. Bu da iki kalbin birbirine sarılarak ısınması demek.
Yaz güneşi ne kadar bunaltıcıysa, kışın ayazı o kadar uyuşukluğun düşmanı.
Hışımla esen soğuk rüzgârla, hayat silkinip kendine geliyor.
Geceleri, gök, dondurucu ayazda berrak mı berrak. Ayaz geceler, gökyüzünün önündeki perdeyi yırtıp atıyor.
Pencerenin bir sıcak tarafı var artık, bir de soğuk tarafı. Sıcak tarafındaki buğu üzerine kelimeler yazılıyor. Buğu geçince uçup gidecek kelimeler bunlar, tıpkı hayat gibi, geçici.
Düşler sıcak odalardan soğuk caddelere akıyor. Yüzünü asıyor zaman bir kış soğuğunda.
Parmak uçlarından saç diplerine kadar bir başka hissettiriyor kendini hayat.
Tenha sokaklarda loş ışıklar halinde dolaşıyor hayat.
Yürümeli, yürümeli, yürümeli, soğukta.
Üşümeli.
Kimi duygular ancak soğukta hayat bulur. Kış meyveleri gibi.
Buz tutan düşüncelerin yegâne şifasıdır soğukta yürümek.
Yürümeli, yürümeli, yürümeli soğukta, eller cepte, gözler uzaklarda, üşümeli.
Rahatına ve keyfine düşkünlük, eninde sonunda düşkün olduğu şeyin hışmına uğrar. Cezalar, amellerin cinsine göredir. Alkole düşkün olanın, en büyük zararı ondan çekmesi gibi.
Kim ki rahatına düşkündür, soğuktan şikâyet üstüne şikâyet eder, onu düşman beller, kendini soğuktan ve üşümekten sakınır mı sakınır. Soğuktaki nimetler de sakınır kendini ondan.
Sabahları yürüyüş önerisi yaptığım kişilerin en büyük itirazı şu olur: "Ama üşüyorum."
İyi ya işte, üşümek için yürümeli.
Soğuk, uyuşuk bedenlerin içine canlılık üfler hâlbuki.
Geçenlerde biri, birine anlatıyordu: "Bir haftadır havanın nasıl olduğunun farkına varmadığımı anladım. İşten eve arabayla geliyorum. Kapalı otoparka park ettiğim arabadan iniyorum, gün yüzü görmeden asansörle daireme çıkıyorum. Aynı şekilde, hiç dışarı çıkmadan evde arabama binip işyerime gidiyor, arabayı yine kapalı otoparka park edip asansörle çalıştığım kata varıyorum. Dışarısıyla temas etmeden yaşıyorum."
Ne hazin değil mi?
Keyif ve rahatlık uğruna, hayattan oluyor insan.
Cildine dokunamıyor rüzgâr.
Üşümeyi unutmak, iliklerine kadar işleyen bir histen mahrum kalmak değil de nedir?
Soğuktan tüylerin diken diken olamaması ne büyük kayıp.
Soğuktan büzülememek ne büyük bir mahrumiyet.
Çünkü soğuğa maruz kalıp üşümeyenler, sarılmayı da unuturlar.
Üşümeyenler, eninde sonunda üşüyenleri de unutur.
Sıcakta gevşeyen ruhlar soğukta dirileşir hâlbuki. Kışın ayazında, soğuğun bahçesine açar bazı duygular.
Kar mesela, kışın ayazında yaratılır da lapa lapa yollanır.
Soğukta daha çok düşünür insan üşüyenleri. Sokaktaki kedilere, köpekleri soğukta daha çok merak eder. Fakir fukaranın hali, şefkatine daha bir takılır insanın. Altı delik bir ayakkabı soğuk bir kış gününde delip geçer insanın da kalbini.
İçin için soğukta daha bir sızlar kalpler. Başkaları için soğukta daha çok atar.
Soğuğu unutmak üşümeyi unutmaya, üşümeyi unutmak kendini unutmaya, kendini unutmak başkalarını unutmaya götürür insanı.
Üşümeyen, üşüyenlerin halinden anlamaz.
Üşüyenlerin halinden anlamayan, eninde sonunda kendini de anlamaz.
Kendini anlamayansa, hiçbir şeyi anlayamaz artık

Mustafa ULUSOY

*Paylaşım için T. Börekçi'ye teşekkürler

07 Ocak 2012

Dört tuzağa dört ayet

A'raf suresinin bildirdiği üzere, Allah'ın kendisine verdiği mühlete karşılık İblis,
"Andolsun, senin doğru yolunda oturacağım. Sonra onların önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine yanaşacağım. Sen de onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın" (A'raf 7;16-17) diye yemin etmişti.
Büyük sufi Şakik-i Belhi, İblis'in bu yeminini hatırlatır ve onun dört yönden kurduğu bu tuzağın Kur'anın irşadıyla nasıl aşılacağını şöyle anlatırdı:
"Her sabah şeytan, önümden ve arkamdan, sağımdan ve solumdan bana yanaşır.
Önümden geldiğinde, "Korkma, Allah bağışlar ve merhamet eder" diyerek beni tevbe ve ibadetten alıkoymaya çalışır. Ben de, Hak Teala'nın
"Şüphesiz ki ben tevbe eden ve iman edip salih amelde bulunanlar için bağışlayıcıyım" (Ta-ha, 20;82) ayetini okurum.
Arkamdan geldiğinde, beni çocuklarımın fakirliğe düşecekleri korkusuyla tehdit eder. Ben de ona karşı
"Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, rızıkları Allah'ın taahhüdü altında olmasın" (Hud, 11;6) ayetini okurum.
Sağımdan bana geldiğinde, beni medhederek yaklaşır. Ben de
"Akıbet müttakiler içindir" (Araf, 7;128) ayetini okurum.
Solumdan geldiğinde ise, bana şehevi şeylerle yaklaşır. Ben de "Kendileriyle arzularının arasına bir set çekilmiştir" (Sebe 34;54) ayetini okurum.

*Metin Karabaşoğlu- Kur'an'la yaşayanlar kitabından

04 Ocak 2012

Psikiyatri bölümünde ihtisasa başlayalı 1,5 yıl oldu. Hem fiziksel hem zihinsel olarak yorucu ve yoğun bir dönem geçti. Bu sırada sayısız insanın zihnindeki sayısız yaşantıya şahit olmak nasip oldu.
İnsanların dertlerini dinlemek tahmin ettiğimden daha zordu. Çünkü bizim izole ve rahat içerisinde geçen hayatımızda "dert" diye nitelendirdiğimiz şeyler, bazıları için belki dert kırıntısı bile olamazdı.
Psikiyatriye başladıktan sonra pek yazı yazmadım. Sanki bir şeyler yazarsam farkında olmadan bazı ruh mahremlerini deşifre edeceğim gibi geldi.
Henüz kurgular kurmaya da hazır hissetmiyorum kendimi.Bunun yanısıra nöbetler, eğitimler, iş yoğunluğu da yaz(a)mamamı arttıran unsurlar oldular. Ama blog sayfama dönüp baktığımda ne kadar uzun süredir boş bıraktığımı görünce içimde bir burukluk hissettim.
Buna rağmen ziyaretlerinizi esirgemediğiniz için teşekkür ediyorum. Katkılarınızla yeniden bir şeyler paylaşmaya çalışacağım
Selam ve dualarımla..

10 Kasım 2011

Sonbahar..

Floating Jewel by forester.jake
Floating Jewel, a photo by forester.jake on Flickr.

Sonbahar sonlarında, eğer yapraklardan, son yeşillerden, son çimenlerden uzak geçiyorsa günleriniz, bir soluk almak için rengarenk yaprakları izlemek güzel olacaktır..
Hayatımızdan bir mevsim daha gitmektedir, yapmadığımız bir şeyler de beraberinde uçup uzaklaşmaktadır..
Ama bazen anı yakalayabilmek için bir yaprağın peşine düşmek,
esen rüzgara kulak vermek kafi olabilir..

Ruhumuzu terennüme açmak ne güzel..
Ne güzel Rabbimin yarattıkları..

Onlardan uzak olmak ise boşluk ve karanlık..
Ruhumuz için bir zindandan farksız..

14 Eylül 2011

Gözlerini semaya diker öylece bakarsın bazen, bakarsın da bir tek kıpırdanış göremezsin..Bakmaktan bıktığın bir anda ise, görmek istediğinden fazlası doluşur görme alanına..
Ellerini açar öylece beklersin bazen,
Hiçbir şey yağmıyor gökten, dolmuyor avuçlarına gibi gelir..Bazen de, doldurmaya güç yetemeyecek sağnaklar altında kalır da ellerini açmaya muktedir olamazsın..
Çok istersin bazen..
Çok beklersin, ancak ulaşamazsın
O noktada, bir kainat kelimesiyle tanışırsın

"kısmet"

O, her dünyalının kabul ettiği, evrensel bir kelimedir..Herkes bir kısmeti olduğunu bilir..Bilir de, kimi zaman gönlü elvermez, kimi zaman aklı almaz herkesin..

Herkesin bildiği bir kelimedir evet "kısmet"..
ama çoğunun kısmetinde ise henüz bir bilinmeyen olarak kalmıştır..

Kısmet, rızayı çağrıştırır aslında, en çok rıza ile bağdaşır..
Teslimiyet ve tevekkülü ardından..

Bu yüzden bir gönül inşirahıdır aslında bu kelime..
Bir dilediğimiz olmadığında,
içten bir "kısmet.." demek, kaderde karşımıza gelene razı olmanın güzel bir dilidir..

Bunun için, bugün, beklediğim ya da beklemediğim ne kadar çok şey varsa kısmet payıma düşen,

şükürler olsun..
Şükürler olsun Rabbime ki,
"kısmet" kelimesini verdi, ve böylece bir yöneliş, bir sabır ve tahammül nasip etti..

03 Eylül 2011

Günler var ki karanlıklardasın,
aydınlığın arayışından dahi uzaktasın
bir telaşla dünyanın bir tarafında dolaşmaktasın..
Maddeden yapılmış her cins şeyin etrafındasın..
Maddeye yaklaştıkça, manadan uzaklaşmaktasın
ve böylece kaybolmakta huzur, sükun, mutluluk..

26 Ağustos 2011

Uzun günlerde sabır selametti..

Bir aydı, on bir aydan sonra, on bir ayın önünde gelen..Oruçla, duayla, infakla dolu bir aydı.
Gün uzun, iftar geç, imsak erkendi kimilerince..Sahura kalkmak, uyku arasında yemek yemek, yemeğin üstüne yatmak, sıcak bir günde su içmeden durmak, zordu kimilerince..Ancak her zorlukla beraber bir kolaylık vardı, ve kolay kılmıştı merhametli Rabbimiz tüm ibadetleri de..Bir sabır sınavıydı, bir müddeti vardı, sonunda doymak emeli ve ümidi vardı, sonunda uyumak, sonunda dinlenmek..

Ve saatler süren açlık sonrası türlü nimetlerle donatılmış sofralar vardı.

İki sofra arası açlık, iki şükür arası sabır vardı.

Uzun günlerde, sabır selametti, esenlikti, bereketti..

Lakin bir de hiç doyamayanlar vardı..

Açlığı iliklerine kadar hissedip, akşamında zengin sofralara oturamayanlar, hatta bu ıstırap ile ölenler..

Afrika’da aç bebekler vardı, yaşlılar vardı, yardım kamplarına yürümeye dahi takati olmayan..

Uzun süreli açlıkla organları harap olmuş bebeklerden her gün yirmi kadarı hastanede ölüyordu..Günlerce, haftalarca aç kalan minicik bedenlere, sonrasında ne verseniz çare olmuyordu..

Oruçlu geçen saatler uzundu bu yıl..Açlık belki daha yakinen hissedilebiliyordu, bunun için bu yıl oruç tutmak zordu kimilerince..Doğrudur, açlık zordur, nimetlere elini sürmemek zordur ama belki süreli olarak yaşadığımız bu açlık, sahip olduğumuz imkanların ve lütufların bir miktar da olsa farkına varmamızı sağlayabilir..

Evet, bu yıl sıkça duyduğum bir şeydi..

Günler uzun, oruç tutmak zor, gece yemek zor..

Peki ya kolaylıkları hayatın?..

Bolluk ve rahatı?..

Ve bunların eda edilmesi güç şükrü?..

Bunların kıymeti neredeydi..

İyi ki uzundu bu yıl günler, çünkü kurak topraklarda aç kalan bebekler, tüm bu kuraklığı, belki de bu uzun günlerin oruçlarıyla daha çok hisseden kimseler tarafından doyuruldu..

Somali’ye gani gani yardım yağmuru yağdı.

Açların bir kısmı olsun doydu..

Bebeklerin bazıları ölmedi..

Kursaklardan bir kaç lokma yemek geçti..

Engin rahmet ve merhamet sahibi Rabbim, ne güzel bir fırsat gönderdi..



Şikayet etmeyen, açılmış şükür kapılarından içeri giren, yüreğini Rahmana açıp, O’ndan aldığı merhametle insanlara merhamet eden, sabreden, bağışlanma dileyen, tesbih eden kullar için, ne güzel bir ay oldu..

Ayların sultanı Ramazan, günlerin uzamasıyla bu yıl ne güzel oldu, ne büyük güzelliklerle doldu..

01 Mayıs 2011

Bosna-Hersek

8-9-10 Nisan Bosna-Hersek gezimizden kareler..1. Saray Bosna (Sarajevo) 2. Jablenica 3. Sarajevo Şehitlik 4.Mostar 5. Travnik





3 günde kaç farklı aleme gidip gelmeydi Bosna-Hersek'te yaşadıklarımız..Bir yandan o kadar bizden ve öte yandan bizden o kadar uzak bir ülke ki..Saray Bosna'da dolaşırken sanki İstanbul'da dolaşıyorsunuz, insanları ise bizim insanlarımız..Öte yandan herbir yanı kaplayan kabristanları görüyorsunuz..18 yıl önce yaşanmış bir savaşın her yerde izleri var, silinemeyen ve silinemeyecek olan..Bununla birlikte her mezar başında, nisan ayında açmış taze çiçekler var, kimisi kök vermiş kabristanın toprağına, kimi de şehit yakınları tarafından tazece koparılıp bırakılan..Mezar taşları var, kimi 20 kimi 40 yaşında olan..Herbirinin ölüm tarihi 1993-1995 arası değişmekte..Onarılamamış binalar var, dokusu kurşun deliği, rengi barut grisi, duvarları yıkık, camları kırık..Bir de bütün bunlardan bihaber gözleri masmavi ışıldayan küçük çocuklar var, Türk misafirlere gülümseyen. "Türkiye kardeş ülke" demeyi öğrenen İbrahimler, Ahmetler var. Hüzün dolu bir ülke..
Bununla birlikte yağmurdan nasibi yüksek, bereketli topraklar, yemyeşil vadiler, dört bir tarafından sular akan, nehirler coşan bir ülke..
Mostar'da yeniden inşa edilen hilal kavisli köprünün dahi boynu bükük hala..Ama bir horasan ereni tekkesi var ki, Avrupa'daki tek kaynaktan çıkan en büyük nehrin kıyısına kurulu, duvarında "hu" nakışı yer alan, onu gördüğünde, bütün bir ülkeyi ışıldatacak bir ümit kaplıyor insanın içini..
Bundan 17 evvel ben küçük bir çocukken yüreğimden dökülen Bosna gözyaşları vardı..Ancak ne uzakmışız tüm yaşananlara, tüm acılara, yerinde gördüğünde daha iyi anlıyor insan...Tüm şehitlerin ruhuna bu vesile ile rahmet diliyorum Yaratan'dan...
Anlatmak için kelimeler kifayet etmiyor, gidilesi, görülesi, hissedilesi, tekrar dönüp tekrar ziyaret edilesi yerler...
Fotoğraflar:  Aşk-ı Beka

22 Ocak 2011


Bazen susmak ve seyretmek en güzel yolu iletişim kurmanın..Sadece bakmak güzel çirkin her şeye..

19 Ağustos 2010


Gülhane Parkı
Upload feito originalmente por aşk-ı beka
Ramazanda günler bereketli, kalpler huzurlu etraf dingin, psikiyatri aciline bile hasta gelmez oldu, gündüzü uzun, gecesi kısa ama uykusuzluğu da yorgunluğu da tatlı..Bitmese bu huzur..

09 Temmuz 2010


green & blue
Upload feito originalmente por Martjusha
Baharın ferahlığı ve huzuru içinde başladığım sağlık ocağında dört bininci hastamı muayene ettim dün..Bir bahar, ardından bir yazın başlangıcı burada geçerken, kalemin altından kayıp giden reçeteler ne dertlere şifa arayışıydı, ne dermanlara ilaçtı kim bilir. .
Bazı reçeteleri yazarken, vaktiniz de varsa hastayla hasbihal edebiliyorsunuz..Ve o zaman, o kağıt parçalarına çarpık çurpuk harflerle yazılan ilaçların aslında ne kadar farklı dünyalara birer yolculuk olduğunu fark ediyorsunuz..
Yanık kremi yazdırmaya gelen bir hasta, eşinin iş kazası geçirdiğini söyleyince merak ettim, nasıl bir kazaydı?
Bir itfaiye memurunun ateşi söndürmek için girdiği evde çatı üzerine çökmüş, ayağı altında kalmış, kırılmış, elleri ve ayakları yanmış meğer.. Çok üzüldüm, meğer sadece kıyafetleri yanmayan kumaştan yapılıyormuş itfaiyecilerin..Ayaklarındaki lastik botlar ve ellerindeki muşambadan eldivenler yanıyormuş..
40 gün hastanede yatarak tedavi gören hasta yeni taburcu edilmiş ve tabii ki yanıkların tedavisi sürüyormuş.
Bir diğer hasta zeka geriliği raporu olan çocuğuna psikiyatrik bir ilaç yazdırmaya gelmişti.. "Nasıl, ilacın bir faydasını görüyor musunuz" diye sordum.."Oğlumun kulağı işitmiyor, gözleri de görmüyor, bunalıma girmişti, onun için başlanmıştı ilaç...Evet, şimdi daha iyi..Daha sakin"..dedi..16 yaşındaydı oğlu. Nörofibromatozis tip II hastalığına müptelaymış ve önce gözlerini sonra işitme duyusunu bu hastalık nedeniyle kaybetmiş..."Şimdi nasıl iletişim kuruyorsunuz" dedim.."Dokunarak" dedi..."Karnına dokunuyoruz mesela, karnı ağrıyorsa tepki veriyor..eskiden konuşuyordu ama artık hiç konuşmuyor..işitme kaybı gerçekleştiğinde bunalıma girdi..Kulaklarım benim herşeyimdi" dedi..sonra da çok fazla konuşmadı"...dedi..
"Kulaklarım, benim her şeyim"...
Ne kadar önemli bir cümleydi..
Ne kadar hassas bir gerçekti...
Ve şimdi o da gitmişti..
Ama annesi metanetliydi..hem de şaşırtıcı bir şekilde oldukça metanetli..
Allah sabır versin dedim, zor olmalı..
Zor tabii, ama alıştık dedi..

işte böyle, kağıdın üzerinde kalem risperidon reçetesini yazıyordu..bir soruyla açıldı ardındaki mana..
çoğu ilacın da böylesi bir hikayesi vardı.

ama yürek de, vakit de yetmiyordu hepsini dinlemeye,
hepsiyle hemhal olmaya,
hepsine ufak da olsa bir teselli vermeye...

25 Haziran 2010

sağlık ocağında keyifli günler


Last beautiful murraya photo
Upload feito originalmente por RachaelMc
küçük yerlerde insan ilişkileri daha samimi oluyor
artık küçük çocuklarla birbirimizi tanıyoruz, yaşlı nineleri, amcaları..hatta şöyle diyaloglar geçiyor aramızda

-ben geçen gün gelmiştim ya, on beş gün oldu mu?
-oldu mu?? bilmem, nerden bileyim ;)
-hani geçenlerdeydi ya..

kızım şu ilacı yazıver diyen amca, ilacın üzerindeki ilaç isminin yazıldığı yeri değil de sadece 24 tablet yazan yeri kesip getirmiş,
-amca ilacın yanlış yerini kesmişsin ismi yazmıyor burda
-adın doktor değil mi, şöyle bi rengine bakıp bilecen
-amca binlerce ilaç var ismi olmadan nasıl bileyim
-ee orası da artık senin işin, bileceksin

başka bir hasta, kapıdan
-sadece birşey soracaktım
-buyur amca sor
-dalak sağda mııı solda mı??, deyince
-solda amca ama hayırdır neden taa buralara kadar geldin?
-e iddiaya girdik kızım, bizim komşu dedi ki siz yanlış biliyosunuz, dalak sağda, ben de dedim seninkini yanlış yere koymuşlar, dalak sorda..
- e hadi hayırlı olsun amca kazandın iddiayı :)


bugün kaçamak kaçamak bakan bir çocuk geldi, hasan
annesi:
-hocam hasanı tanıdınız mı?
-yok tanıyamadım, ne olmuştu annesi??
-hani ağzını açmayıp bahçeye kaçmıştı da arkasından siz de bahçeye çıkıp onu getirmiştiniz ya işte o hasan ;)))
-aa şimdi tanıdım, hoşgeldin hasan, bugün kaçmadın aferin sana ;))


ve benzeri ve benzeri ;)

17 Haziran 2010

nurlu gece


"Lead me from Darkness to Light!"
Upload feito originalmente por Kamala L
kandil, candle, ışık..
regaip, arzulanan, rağbet edilen..
o rağbet edilen ışık bugün geliyor kalbimize
bugün regaip kandili..
üç ayların ruhlarımıza indirdiği, indireceği nurlar üzre bir nur daha
bugün ışıklı bir gün, nurlu bir gün..
gökten afv ve rahmetin yağdığı
elini ve gönlünü açanların bu huzur ve merhametten, bu bağışlanma ve arınmadan çokça istifade edeceği gün
günlerden biri

kimi özel gecelerin kandil ismiyle aydınlatılmış, rahmetle donatılmış olması ne hoş, ne güzel..
ne büyük bir fırsat
ne güzel bir tazelenme..

mubarek olsun hepimize...

11 Haziran 2010

Ölü Muayenesi

Üçüncü ölü muayenesinden döndüm. Bu kez bedeni henüz taş kadar soğumamıştı merhumun.
Şah damarını ve gözbebeklerini kontrol ederken hiç ürkmediğimi fark edip, hekimliğin nasıl bir soğukkanlılık geliştirdiğini düşündüm.
Ölüden, ölümden korkmak?..
Muayeneye birlikte gittiğimiz sağlık memurları genellikle cenazeden korktuklarını belirtip aracın içinde kalıyorlar..
Bense bu kez, odadaki tüm yakınları çıkarıp tek başıma muayene yapmayı tercih ettim.
Yakınlarının yanında; ölmüş bedenin muayenesini yapmak zor çünkü..
Korku?..
Asla..
Çünkü hastaların ölüm öncesi çırpınışlarını gördüm defalarca, çaresizliklerini...Canlılarından zarar görmediğim bu hastaların ölü bedenlerinden korkmak neden?..Geride kalan giysiden bu denli ürkmek niye?..
Tüm ölü bedenlerde aynı ifadesiz bakış..
Aynı hareketsiz vücut..
Aynı soğukluk.

Hepimizin, er geç buluşacağı son bu
Bu görüntü..Bu resim, belki olur, belki olmaz, bilinmez..
Cenazemiz kimin elinden geçer; bilinmez..


Ruh ayrılınca hiçbir şeye benzemiyor beden..
İnsan demek ruh demek..Beden bir örtü..
Ve ölüm ruhun varlığının kanıtı..
Nereye gitti o canlı bakışlar?..O kıpırdanışlar..O sözler..O düşünceler..Heyecanlar..Öfkeler..
Ruh gitti, hepsi bitti..
Demek ruh idi hepsinin menşei..
Ruha aitti herbiri, ruhla birlikte ebedi aleme gitti..

Bunun için, yerdeki topraktan, taştan, ağaçtan ne kadar korkuyorsam, o kadar korkuyorum ölülerden..

Ama ölümden??..
Belki herkesten çok karşılaşıyor olsam da kendisiyle,
kendi ölümümden herkes gibi, herkes kadar uzağım..

Duyulacak bir korku varsa o da hesap gününün korkusu..Ölü'nün ve ölümün değil..

Güzel hayat, güzel ölümü getirirmiş..
Güzel hayat versin Rabbim
Güzel öldürsün dilerim..

10 Haziran 2010

Fatih-Harbiye/ devam


IMG 875
Upload feito originalmente por Ozan™

"Izdırabın verdiği intibah zamanlarında, kendi kendini aldatmak, başkalarını kandırmak kadar basit değildir ve insan kendi içindeki adaletten ürkmeye başlar"

".....bunun için, babasına karşı gücenmiş ve kederli görünmeye karar verdi. Bu taze ihtiras, gayesine doğru, dişi bir canavar çevikliğiyle atlarken ezeceği ihtiyar kalbe tamamıyla kayıtsızdı.Belki o an için....."

Bizlerin de ihtirasla ezdiğimiz ihtiyar ve genç kalpler oluyor değil mi?.Belki fark ederek, belki etmeyerek...


"Ferit bir daha güldü:
- Evet, dedi, bizde medeniyet fikri, bir kültür meselesi olarak anlaşılmaz. Hele kadınlar bunu bir fantezinin hududu içinde görüyorlar. Fakat bence bu, daha iyi.
-Neden?
-Kadınlar, medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkumdur. Bunlar, hakiki medeniyetçilerden daha bahtiyardırlar: şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir. Fakat hakiki terakkiye inanan, kültür sahibi bir İngiliz kızın sükutu hayalini düşün ! Her şeye vasıl olmuş, fakat hiçbir şey bulamamıştır. İçlerinde intihar edenler var. Bu daha fena. Zira onlar için medeniyet, cazip bir renkler aleminden ibaret değildir. Onlar bütün ümitlerini insanlığın muhteva olarak tekamülüne bağlamışlar ve büyük harp misaliyle de aldandıklarını anlamışlardır. Onlar ideal sahibidirler; bizimkiler fantezi düşkünü; onların aldanışı daha korkunçtur. "

Velhasıl, Fatih-Harbiye kitabı, Peyami Safa'nın özellikle gençler tarafından okunması gereken bir eseri..Batılılaşma ile kendi kültürümüz arasında gidip gelen bir gençliğin romanı..üstelik unuttuğumuz, çok latif bazı kelimeleri de hafızamıza kazandıran hoş bir dili var..bu kitaptan da aktarmak istediklerim bu kadar efendim...sevgilerimle

Fatih-Harbiye/ zaaf anları hakkında bir not


Istiklal Avenue
Upload feito originalmente por orgutcayli
M.Noraliya'nın Koltuğu'ndan sonra Peyami Safa'nın romanlarına kendimi kaptırdım. Fatih-Harbiye'nin daha ilk sayfalarından birindeki şu tespiti çok yerinde buldum:
"Zaaf anlarında, insanın can sıkıcı bir vakayı tahsis edemeyerek umumileştirmesi ve bir felaketi aynı seri içindeki bütün menfi ihtimallere teşmilederek hepsini hakikat gibi görmesi yüzünden Şinasi de Neriman'ın arkadaşı tarafından davet edilememesinin hususi sebeplerini araştıramıyor, bütün Darülelhan (Konservatuar) kızlarının kendisinden hoşlanmadığını zannetmeye kadar varıyordu"..

Öyleyse bir not düşeyim buraya
Zaaf anında "sakin olmalı"..ortada bir yanlış varsa o yanlışa odaklanmalı.."herşeyi birden yanlış sanmamalı" "tek bir olayı genellememeli" "sinirlenmemeli"...
Sakin olup bu zaaftan kurtulmalı...

07 Haziran 2010

Matmazel Noraliya'nın Koltuğu


Boş koltuk!
Upload feito originalmente por ~Merve~
Peyami Safa'nın romanı Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'ndan etkilendiğim cümleler;

"Benim ki bütün amalim sendedir, ey avalimin vahdaniyeti, ey vahdaniyetlerin sultanı beni bensiz bırak, sensiz bırakma"...


"Bir tek kişi iyilik ve güzellikle meşgul olsa dahi evler, şehirler, memleketler ve milletler büyük bir saadetle şaduman olurlar. Böyle kimseler yalnız kendi kendilerini tahsis etmekle kalmazlar; rast geldikleri insanlır da hür ve serazat bir ruh ile doldururlar" Philon

"Bir arzu eyledimse aksi oldu. Bunda bir hikmet vardır ve bundaki hikmet bendeki arzuyu öldürmek değilse nedir?"

..

''Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik var olmuş bir zekanın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekanın var olmamağa devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsı mazisi şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok."

...Ferid ağlamağa başladı. Nasıl biz, hislerimizin uşakları, nasıl onların kölesi oluyoruz? Nasıl, ben bu kadını öldürmeyi düşünecek kadar onun bende bıraktığı iyi tesir ve hatıralara ihanet edebiliyorum? Onu ben öldürmedim fakat öldüren adamla suç ortağı değil miyim?...

....Eğer bana "bu budur bu"dan başka bir şey söylemeyen müsbet felsefeyi aşamazsam, aklın tamamiyle lüzumsuzluğuna inanacağım. Abes bir varlık nizamı içinde akıl bir körbarsak kadar vazifesizdir. İç güdünün yerini almaya niçin boşuna uğraşıyor? Bu kitaplara ne lüzum var? Maymunun bunlara ve elektriğe ihtiyacı yok. Bir sebepsizlik ve hikmetsizlik nafileliği içinde insan düşüncesinden daha maskara bir mana avcısı olur mu? Avını kendi yaratıyor, sonra onu avlamaya çalışıyor. Evvela buluyor, kendi eserini buluyor, sonra onu arıyor. Kendi kendisiyle saklambaç oynayan bir delinin yanında tımarhanelik deliler daha normal değil midirler? Eğer insanın aradığı mana kendi icadı değilse, manaya mana veren kendisi değilse, bu, Allah'ın hikmetinden başka nedir ki? Bir zerresi insanın şuuruna dolan muazzam bir şuurun niyetinden başka nedir ki?".......



"İnsanlar çocukları numunei imtisal ittihaz edip kalblerini tasfiye edecekleri yerde onlara da kendi ihtiraslarını telkin ile saffe-i ahlakiyelerini bozarlar. Fıtratın elinden lekesiz doğan bu vicdanı kirletirler. Hemen Cenabıhak bu masumu cihanın ve asrın ve muhitin fena telkinatından vikaye buyursun, amin. "

Romandaki etkilendiğim bölümlerden sadece bir kaç tanesi..
Peyami Safanın ruh ve karakter üzerindeki çalışmaları, tespitleri cümleleri çok yerinde..

Bu esinle devam ettiğim diğer kitaplarından da notlar aktarmaya çalışacağım..

25 Mayıs 2010

Son fırsat...


Only one..
Upload feito originalmente por SezzRS
Son bir sermayemiz kalsaydı hayat için, son bir fırsat, son bir yaprak..
Savurabilir miydik diğer fırsatları savurduğumuz gibi sağa sola..
Vazgeçebilir miydik fütursuzca ondan da..
Son günün denseydi, son şans
Nasıl himaye eder, nasıl korurduk onu, neyle kıymetlendirirdik, nelere değişebilirdik?..

Ama gelmedi henüz son fırsat, daha çook yaprak var,
sermaye de çok, hakkım da çook diyen umarsız benliğe sormalı..

Ya bu elindeki son fırsatsa, son sermaye, son hafta belki son 'an'sa.. Ne yapmalı onu?..
Nerelere saklamalı?..
Nasıl bir heyecanla harcamalı?..
Nasıl sonsuzlaştırmalı?...



Fotoğraf: Rabia Sezin Özek

geleceğin yetişkinlerine saygı !


I'm gonna be as big as you!
Upload feito originalmente por ARTommy
geçici bir süre için sağlık ocağında çalışıyorum, sağlık ocağı okulun hemen yanında, bunun için de sürekli öğrenci hastalarım oluyor.
bugün dördüncü sınıfa giden bir öğrenci iki gözü şiş ve bir gözünün beyaz kısmında kanama odağı olduğu halde ağlayarak içeri girdi. yanında da okulun hizmetli görevlisi vardı.
ne olduğunu sorduğumda öğretmeninin bir arkadaşını dövdüğünü sonra da kendisinin yüzüne defter fırlattığı, defterin kenarının da gözüne geldiğini söyledi..başka şahit çocuklar da vardı.
hemen adli rapor tuttum, görmesinde de bulanıklık vardı ve Allah korusun bu darbeyle görme kaybı bile yaşayabilirdi.
ayrıntılı rapor tuttuğumu öğrenen görevli hemen okula koştu ve müdür yardımcısı geldi, "aman hocam işi adliyeye sevk etmeyelim, öğretmenin emekliliğine az kaldı vs."dedi..
ben de rapor tutmakla görevli olduğumu söyleyerek raporu tamamladım ve bir göz hekimine yönlendirdim ancak çocuğun yakınları yoktu..ben çocuğu ve öğretmeni alıp geliyorum diye çocuğu götüren müdür yardımcısı geri dönmeyince 15 dk sonra elimde adli raporun bir kopyası ile okula gittim. tam da o sırada müdürün odasında çocuğun yakını, müdür bey ve bahsi geçen öğretmen oradaydı. çocuğun yakınının eline adli raporun kopyasını vererek, "bu raporla şikayette bulunabileceğini" söyledim..öğretmen ise "bu çocuğun gözündeki kızarıklık bir haftadır vardı vs. gibi savunma cümleleri kurmaya başladı..
yazık..

geleceğimizin yetişkinlerini böyle mi eğitiyoruz?.. böyle mi saygı gösteriyoruz..
evet, böyle hatalar çirkin tablolar eminim güzel yurdumun dört bir yanında yaşanıyor ama, bu gibi durumlarda lütfen sessiz kalmayalım..
gerekli şikayetlerde bulunalım.
bir öfke, bir çocuğun gözüne mal olamaz, olmamalı, hiçbir vicdan bunu kabul edemez..ve böylesi kişiler cezalandırılmalıdır..

onlar bizim geleceğimiz, masum, hiç kötülük düşünmeyen, ama kötülük ve zorbalıkla küçük yaşta tanışan çocuklarımız...

biz elimiz yettiği kadar sahip çıkalım..

24 Mart 2010

Kimlik çoklaması


colourful
Upload feito originalmente por brokodil
-Neye bakmıştın bayan !..

-Doktor hanım buyrun..

-Geç abla geç..

-Buyrun hocam..

Bir öyle bir böyle hitap ediyor karşılaştığım insanlar.

Elimdeki evraktan doktor olduğumu anlayınca saygıları artan memurlar..
Üzerimde önlük yokken itilip kakıldığım merdivenden önlükle geçerken saygıyla yol verenler..

Ben ne ünvan için saygıdan karşımda eğilinmesini
Ne de ünvansız zamanlarda hor görülmeyi istiyorum

Bir orta yolu yok mudur bunun?..

19 Mart 2010

Sela


Prayers during Eid
Upload feito originalmente por Ashish T
Biraz evvel sela okundu..
Sela, günün ve vaktin cuma oldugunu hatırlatıyordu..
Zamanların en bereketlisini, duaların en cok kabul edıldıgı cuma vaktını..
Kur'an'da 'Bana dua edin ki size cevap vereyim' diyor Rabbimiz Mü'min Suresi'nde

Biz de Allah'a ve Kur'ana iman ediyorsak dua edelim çokça..
Cumaları, bu güzel zamanlar kaçırmayalım.
Kaç cuma daha görürüz dersiniz ömr-ü hayatımızda?
5-15-150-1500??

5 de olsa 1500 de olsa biz kaçırdıktan sonra neye yarar ki?
Ama bugün elimizde olanı kaçırmayalım.

Cumaları fırsat bulabiliyorsak sela ile ezan arasını bir camide/mescitte yahut kuytu bir köşede ama illa ki kalbimiz Rabbimizle başbaşa olacak şekilde geçirelim..

Onun istediğini yapalım

Eğer O'na inanıyor
ve O'nu Seviyorsak

O'na dua edelim..


Hayırlı Cumalar Dilerim,

Dilerim kalbinizdeki dualar kabul bulur
Ve makbul duaların konakladığı bir yer olur kalbiniz.
Sevgilerimle..

21 Aralık 2009

:) yoktun, var oldun..*


AX075378
Originally uploaded by barbaramelo

kırk yıllık el, kırk günlük eli tuttu incitmeden..
duygulandım..

"yoktan var edilmek" dedim
"ne gizemli bir şey"...


kırk gün önce yoktun bebek, yoktu ellerin..
baban görmemişti seni, annen de, kıpırdanmanı hissetmişlerdi sadece ana rahminde..

şimdi varsın,
yoktan yaratıldın,
kırk yıllık tecrübesi olan bir babanın
kucaklarına bırakıldın..

babanın kucağında gördüm bugün seni
bir garip oldum

sen babanla oturup şöyle derin bir sohbet etmeye başladığında, kırk yaşındaki genç hali olmayacak babanın
babanın bu genç halini hiç bilmeyeceksin,
seni kucağındaki kanguruda nasıl taşıdığını böyle yakından görmeyeceksin
saçları daha beyaz olacak o zaman babanın, beli de biraz daha bükük

işte, babanın hayatının bir kırk yılı sensiz geçmişken,
sen de onun belki bir 50 yılını hiç bilmeyeceksin
ama öyle çok seveceksin ki onu, sanki 50 yıldan fazladır tanıyorsun

halbuki ilk baba dediğinde,
belki sadece bir buçuk yaşında olacaksın..
bu derin bağ da nasıl oluşacak aranızda ?...

baba deyip sırtını yaslaman ona,
ve sonsuz güven duyman
ne zaman, kaç yıllık bir mazide gelişecek

seni beş-on yıl himaye etmesiyle saygını, sevgini, güveninin sağlayan babandan ve annenden öte,
sen yokken de seni bir bilen vardı
seni seven vardı
seni o yarattı


ben babanın gençliğini gördüm bebek,
senin de bebekliğini
sen de başka bebekleri, başka babaları göreceksin
bir şeyler eskiyip yaşlanırken,
bir yandan yepyeni taptaze olanlar gelecek..

nereden gelecek?..
"yokluk"tan..
ama yokluktan varlığı yaratan hiç değişmeyecek
o hep vardı, hep var olacak

şaşılacak şey değilmi yoktan var olmak..
ne büyük mucize..

yaratılışın farkına varmak,
var olduğunu iliklerinde, hücrelerinde hizzetmekse
ayrı bir mucize

bir de tüm bunlardan içine yığın yığın umut uçuşması
ve bunlarla mutlu olmak
bunlara şükretmek
yoktan Var eden'i sevmek
apayrı bir mucize bebek..

sense,
bu mucizenin
en tatlı, en masum, en temiz, en hakiki delilisin ..

Aşk-ı Beka

*alış-veriş merkezinde gördüğüm tanımadığım bebek-baba ilişkisi üzerine yazılmıştır

12 Aralık 2009

Yukarı Bak !


Up- Yukarı Bak filmi, yukarı, daha yukarı bakmamız, hem gülmemiz, hem ağlamamız için yapılmış mükemmel bir animasyon filmi..
Son zamanlarda Wall-e'den sonra izlediğim en güzel animasyon..
Çocuklar için de bizler için de yüzde bir tebessüm kalpte bir iz..
Mutlaka izlenmeli..

19 Kasım 2009

Üşümek..

Beyazdı saçı sakalı..
Masmaviydi, buğuluydu, yaşla doluydu gözleri..
Üstünde kirlenmiş lacivert bir manto, başında kahverengi bir bere, ellerinde kağıtlar vardı..
Anlattı, ağladı..
Dua etti..
Ölmek istedi..
Ölmek için dua edilir miydi?..
O etti..
“Tek dileğim ölmek” dedi..
Yoksuldu, kimsesizdi..
Dışarıda hava soğuk mu soğuktu..
Gidecek yeri yoktu ki, ısınsın elleri..
Huzurevine başvurmuştu..
İki ay sonra belki yer açılır, alırız seni demmişlerdi..
Huzurevine bile girmek kolay değildi..

Bir de kansersin demişlerdi..
Ağzından gelen kanın sebebi bu demişlerdi..
Altmış yıldır gitmediği hastane kapısından,
Bunu işitmişti..
Ameliyat edemeyiz seni, masada kalırsın deyince,
Olsun, atayım imzamı, masada kalmaya razıyım,
Bu yarayla, kimsesiz, sokaklarda, soğukta kalmaktansa,
Razıyım, kalayım masada demişti..Ama ikna edememişti..

Kimsesiz, yoksul ve yaralı akciğeri birkaç ay daha nefes alsın diye uğraşmış didinmiş ve ilaç vermişlerdi..
Kimsesiz diye ilacın dozunu yükseltmemişlerdi..
Kimsesiz, gece vakti bir şey olur, kaldığı istasyonda üşüyerek kaldıramaz bu ilacı demişlerdi..

Ve ağlamıştı gözyaşları aksakalına karışarak..
Ölmek, demişti..
Vermedi Rabbim, bekliyorum..
Ölmek istiyorum demişti..

Soğuktu hava…Üşümüştük biz de..
Şikayet etmiştik...
Sahi, bizimki üşümek miydi?..
Hiç istemiş miydik ölmeyi?..
Hiç,
üşümüş müydü kalbimiz böylesi..?....

17 Kasım 2009

Çok bilinmeyen On hazine

Kur’an’da “O on geceye yemin olsun ki...” ifadeleriyle övülen ve üzerine yemin edilen Zilhicce ayının ilk on günü yarın yani 18 Kasım'da başlıyor.
Peygamberimiz a.s.m, bu günleri gündüzünü oruçla, gecesini ibadetle ihya edermiş..

10 ayrı hazine 10 ayrı gece bizi bekliyor.

Yeni bir fırsat kapısı, yeni bir bereket hayatımız için, tıpkı Ramazan gibi..
Öyle bir 10 gün ki bir gecesinin ihyası bir Kadir gecesi ihyası gibi ve bir günlük orucu bir yıl oruç tutmak gibi..
Rabbimiz bizi kendisine yaklaştırmak ve affetmek için sürekli fırsatlar tanıyor..
Bu günlerle ilgili Hadisler:

“Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah’a daha sevgili olsun...” (Tirmizi, Savm, 52; Darimi, Savm, 52)

“Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.” (Tirmizi, Savm, 52; İbn Mace, Sıyam, 39)

“Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir.”

“Bu on günün hayrından mahrum olan kimseye yazıklar olsun! Bilhassa dokuzuncu (Arefe) günü oruçla geçirmelidir! Onda o kadar çok hayır vardır ki, saymakla bitmez.”

“Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” (Tirmizi, Savm, 52)

“Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257) Tesbih, Sübhanallah; Tahmid, Elhamdülillah; Tehlil, Lâ ilâhe illallah; Tekbir ise Allahu ekber demektir.

Kurban Bayramı'na kadar olan bu on hazineyi değerlendirebiliriz dilerim.
Özellikle bayram namazı esnasında yer gök Rabbine niyazda ve kullukta iken edilen dualar çok makbul imiş..
Öyleyse hep beraber duaya !...

09 Ekim 2009

Şükür, neredeydi?...


Rosa de agua
Originally uploaded by ƒreg / Fernando Gregory

Şükür....
Ne zaman kaybettik seni biz?..Ve ne zaman bu kadar sitemkar, bu kadar hoşnutsuz olduk..
Yediğimizin içtiğimizin, gördüğümüzün, gezdiğimizin, işittiğimizin, hissettiğimizin, tattığımızın, tuttuğumuzun,
en mühimi,
aklımızın
ve sağlığımızın,
şükrünü ne zaman kaybettik biz?..

Biz şükrü kaybettik, stresle sardık bedenimizi..
Sinir sistemine yüklendik farkında olmadan..
ve ince ince ağlarla tüm vücudu kaplayan sinirler, organları ve hatta zihinleri hasta etti, geri dönüşümsüz hasarlar verdi..
Cilt ile sinir sistemi aynı kökenden yaratılmıştı, ciltten çıktı hastalıkların kimileri..
Evet, sinirdi, stresti, mutsuzluktu, hoşnutsuzluktu, karamsarlıktı, tatminsizlikti
ve şükürsüzlüktü hep şikayetlerimiz..
Dilimizden eksik etmediğimiz..

Ne ki, şikayetin ucu nereye gidiyordu, bilmediğimiz..
Şükrü bulsak yeniden, gelir mi mutluluğumuz, huzurumuz, kanaatkarlığımız, ruh ve beden sağlığımız??..

Neydi isteyip de alamadıklarımız??
Daha iyi bir ev mi, araba mı, giysiler mi, yiyecekler mi, turlar geziler mi?..
Başarı mı, övgü mü, itibar mı, kibir mi?..
Uğruna mesailerimizi, emeklerimizi, zihnimizi harcadıklarımız?..
Neydi sahi
"aradığımız"..

Aradığımız, aslında kaybettiğimiz "şükrümüz"dü..
Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk..

Ama şükür yoktu ortalıkta,
ve içlerimiz
bomboştu..

Hayatlarımız, bir ucundan delinmiş çuvaldaki tanelerin boşalması gibi boşalıyordu..Boş bir çuvala dönüyordu..

Püff dese rüzgar; düşecek, yıkılacak bir çuval..

İman zedeleniyordu, hayat boşa sarf olunuyordu..

Her yerde bir kayıp esintisi, esip duruyordu...

Ama yaşlı bir teyze buldu onu..
Ekmek bulamadığı günlerde, onunla doydu..
Ölmekten değil, ölmemekten korktu..
Açlığa ve hastalığa sabretti..
İşte, tüm mesailerini dünyalık emeller, hırs ve ihtiyaçlar için sarf etmemişti,
çuvalında bir tanecik buğday yoktu belki..
Ama hepimizden büyük bir serveti vardı..

Şükür..

O şükür dedikçe ışıldadı gözleri...
O şükür dedikçe utandım gözlerimden..

Şükür.. dedim..
Neredeydi?..