26 Ocak 2012

ÜŞÜMEYENLER SARILMAYI UNUTUR

Cold Solitude by chris_esler2000
Cold Solitude, a photo by chris_esler2000 on Flickr.

Üşüme zamanı şimdi.
Tir tir titreme zamanı.
Güneşten uzaklaştırılan dünyanın çehresinde "soğuk" yaratılıyor sonsuz bir ustalıkla.
Öyle birden olmadı bu. Gündüzün geceye dönüşümü gibi ağır ve usul usul.
Yapraklarından soyunmuş ağaçlar, dallarında kuşlar, küçük başlarını göğüslerine gömmüşler, kanatlarını sımsıkı kapamışlar uyukluyorlar, soğuk rüzgâr estikçe tüyleri hafifçe havalanıyor sadece.
Arabaların çoğunun camları sımsıkı kapalı, sıcak hava üfleyen klimalar camları buğulandırmış. Apartmanların çatısından yükselen duman, ağır ve yılankavi bir dalgalanmayla havaya karışıyor. İnsanların ağızlarından çıkan buhar, yaşamın ilk ve son alameti olan nefesi görünür kılıyor.
Paltolarına, atkılarına, şallarına sarılıyorlar üşüyenler sımsıkı.
Artık ellerini ceplerine sokmanın ve ısınmanın sevincini buluyor insan.
Üşümenin en güzel yanlarından biri, sonunda bir sıcaklık bulup ısınmak.
Soğuk demek sanki sarılmak demek.
Sokak kedileri kuytu bir köşede büzüşmüşler, birazdan merhametli bir kalbin getireceği yiyeceği bekliyorlar sabırla. Bu da iki kalbin birbirine sarılarak ısınması demek.
Yaz güneşi ne kadar bunaltıcıysa, kışın ayazı o kadar uyuşukluğun düşmanı.
Hışımla esen soğuk rüzgârla, hayat silkinip kendine geliyor.
Geceleri, gök, dondurucu ayazda berrak mı berrak. Ayaz geceler, gökyüzünün önündeki perdeyi yırtıp atıyor.
Pencerenin bir sıcak tarafı var artık, bir de soğuk tarafı. Sıcak tarafındaki buğu üzerine kelimeler yazılıyor. Buğu geçince uçup gidecek kelimeler bunlar, tıpkı hayat gibi, geçici.
Düşler sıcak odalardan soğuk caddelere akıyor. Yüzünü asıyor zaman bir kış soğuğunda.
Parmak uçlarından saç diplerine kadar bir başka hissettiriyor kendini hayat.
Tenha sokaklarda loş ışıklar halinde dolaşıyor hayat.
Yürümeli, yürümeli, yürümeli, soğukta.
Üşümeli.
Kimi duygular ancak soğukta hayat bulur. Kış meyveleri gibi.
Buz tutan düşüncelerin yegâne şifasıdır soğukta yürümek.
Yürümeli, yürümeli, yürümeli soğukta, eller cepte, gözler uzaklarda, üşümeli.
Rahatına ve keyfine düşkünlük, eninde sonunda düşkün olduğu şeyin hışmına uğrar. Cezalar, amellerin cinsine göredir. Alkole düşkün olanın, en büyük zararı ondan çekmesi gibi.
Kim ki rahatına düşkündür, soğuktan şikâyet üstüne şikâyet eder, onu düşman beller, kendini soğuktan ve üşümekten sakınır mı sakınır. Soğuktaki nimetler de sakınır kendini ondan.
Sabahları yürüyüş önerisi yaptığım kişilerin en büyük itirazı şu olur: "Ama üşüyorum."
İyi ya işte, üşümek için yürümeli.
Soğuk, uyuşuk bedenlerin içine canlılık üfler hâlbuki.
Geçenlerde biri, birine anlatıyordu: "Bir haftadır havanın nasıl olduğunun farkına varmadığımı anladım. İşten eve arabayla geliyorum. Kapalı otoparka park ettiğim arabadan iniyorum, gün yüzü görmeden asansörle daireme çıkıyorum. Aynı şekilde, hiç dışarı çıkmadan evde arabama binip işyerime gidiyor, arabayı yine kapalı otoparka park edip asansörle çalıştığım kata varıyorum. Dışarısıyla temas etmeden yaşıyorum."
Ne hazin değil mi?
Keyif ve rahatlık uğruna, hayattan oluyor insan.
Cildine dokunamıyor rüzgâr.
Üşümeyi unutmak, iliklerine kadar işleyen bir histen mahrum kalmak değil de nedir?
Soğuktan tüylerin diken diken olamaması ne büyük kayıp.
Soğuktan büzülememek ne büyük bir mahrumiyet.
Çünkü soğuğa maruz kalıp üşümeyenler, sarılmayı da unuturlar.
Üşümeyenler, eninde sonunda üşüyenleri de unutur.
Sıcakta gevşeyen ruhlar soğukta dirileşir hâlbuki. Kışın ayazında, soğuğun bahçesine açar bazı duygular.
Kar mesela, kışın ayazında yaratılır da lapa lapa yollanır.
Soğukta daha çok düşünür insan üşüyenleri. Sokaktaki kedilere, köpekleri soğukta daha çok merak eder. Fakir fukaranın hali, şefkatine daha bir takılır insanın. Altı delik bir ayakkabı soğuk bir kış gününde delip geçer insanın da kalbini.
İçin için soğukta daha bir sızlar kalpler. Başkaları için soğukta daha çok atar.
Soğuğu unutmak üşümeyi unutmaya, üşümeyi unutmak kendini unutmaya, kendini unutmak başkalarını unutmaya götürür insanı.
Üşümeyen, üşüyenlerin halinden anlamaz.
Üşüyenlerin halinden anlamayan, eninde sonunda kendini de anlamaz.
Kendini anlamayansa, hiçbir şeyi anlayamaz artık

Mustafa ULUSOY

*Paylaşım için T. Börekçi'ye teşekkürler

07 Ocak 2012

Dört tuzağa dört ayet

A'raf suresinin bildirdiği üzere, Allah'ın kendisine verdiği mühlete karşılık İblis,
"Andolsun, senin doğru yolunda oturacağım. Sonra onların önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından kendilerine yanaşacağım. Sen de onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın" (A'raf 7;16-17) diye yemin etmişti.
Büyük sufi Şakik-i Belhi, İblis'in bu yeminini hatırlatır ve onun dört yönden kurduğu bu tuzağın Kur'anın irşadıyla nasıl aşılacağını şöyle anlatırdı:
"Her sabah şeytan, önümden ve arkamdan, sağımdan ve solumdan bana yanaşır.
Önümden geldiğinde, "Korkma, Allah bağışlar ve merhamet eder" diyerek beni tevbe ve ibadetten alıkoymaya çalışır. Ben de, Hak Teala'nın
"Şüphesiz ki ben tevbe eden ve iman edip salih amelde bulunanlar için bağışlayıcıyım" (Ta-ha, 20;82) ayetini okurum.
Arkamdan geldiğinde, beni çocuklarımın fakirliğe düşecekleri korkusuyla tehdit eder. Ben de ona karşı
"Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, rızıkları Allah'ın taahhüdü altında olmasın" (Hud, 11;6) ayetini okurum.
Sağımdan bana geldiğinde, beni medhederek yaklaşır. Ben de
"Akıbet müttakiler içindir" (Araf, 7;128) ayetini okurum.
Solumdan geldiğinde ise, bana şehevi şeylerle yaklaşır. Ben de "Kendileriyle arzularının arasına bir set çekilmiştir" (Sebe 34;54) ayetini okurum.

*Metin Karabaşoğlu- Kur'an'la yaşayanlar kitabından

04 Ocak 2012

Psikiyatri bölümünde ihtisasa başlayalı 1,5 yıl oldu. Hem fiziksel hem zihinsel olarak yorucu ve yoğun bir dönem geçti. Bu sırada sayısız insanın zihnindeki sayısız yaşantıya şahit olmak nasip oldu.
İnsanların dertlerini dinlemek tahmin ettiğimden daha zordu. Çünkü bizim izole ve rahat içerisinde geçen hayatımızda "dert" diye nitelendirdiğimiz şeyler, bazıları için belki dert kırıntısı bile olamazdı.
Psikiyatriye başladıktan sonra pek yazı yazmadım. Sanki bir şeyler yazarsam farkında olmadan bazı ruh mahremlerini deşifre edeceğim gibi geldi.
Henüz kurgular kurmaya da hazır hissetmiyorum kendimi.Bunun yanısıra nöbetler, eğitimler, iş yoğunluğu da yaz(a)mamamı arttıran unsurlar oldular. Ama blog sayfama dönüp baktığımda ne kadar uzun süredir boş bıraktığımı görünce içimde bir burukluk hissettim.
Buna rağmen ziyaretlerinizi esirgemediğiniz için teşekkür ediyorum. Katkılarınızla yeniden bir şeyler paylaşmaya çalışacağım
Selam ve dualarımla..

10 Kasım 2011

Sonbahar..

Floating Jewel by forester.jake
Floating Jewel, a photo by forester.jake on Flickr.

Sonbahar sonlarında, eğer yapraklardan, son yeşillerden, son çimenlerden uzak geçiyorsa günleriniz, bir soluk almak için rengarenk yaprakları izlemek güzel olacaktır..
Hayatımızdan bir mevsim daha gitmektedir, yapmadığımız bir şeyler de beraberinde uçup uzaklaşmaktadır..
Ama bazen anı yakalayabilmek için bir yaprağın peşine düşmek,
esen rüzgara kulak vermek kafi olabilir..

Ruhumuzu terennüme açmak ne güzel..
Ne güzel Rabbimin yarattıkları..

Onlardan uzak olmak ise boşluk ve karanlık..
Ruhumuz için bir zindandan farksız..

14 Eylül 2011

Gözlerini semaya diker öylece bakarsın bazen, bakarsın da bir tek kıpırdanış göremezsin..Bakmaktan bıktığın bir anda ise, görmek istediğinden fazlası doluşur görme alanına..
Ellerini açar öylece beklersin bazen,
Hiçbir şey yağmıyor gökten, dolmuyor avuçlarına gibi gelir..Bazen de, doldurmaya güç yetemeyecek sağnaklar altında kalır da ellerini açmaya muktedir olamazsın..
Çok istersin bazen..
Çok beklersin, ancak ulaşamazsın
O noktada, bir kainat kelimesiyle tanışırsın

"kısmet"

O, her dünyalının kabul ettiği, evrensel bir kelimedir..Herkes bir kısmeti olduğunu bilir..Bilir de, kimi zaman gönlü elvermez, kimi zaman aklı almaz herkesin..

Herkesin bildiği bir kelimedir evet "kısmet"..
ama çoğunun kısmetinde ise henüz bir bilinmeyen olarak kalmıştır..

Kısmet, rızayı çağrıştırır aslında, en çok rıza ile bağdaşır..
Teslimiyet ve tevekkülü ardından..

Bu yüzden bir gönül inşirahıdır aslında bu kelime..
Bir dilediğimiz olmadığında,
içten bir "kısmet.." demek, kaderde karşımıza gelene razı olmanın güzel bir dilidir..

Bunun için, bugün, beklediğim ya da beklemediğim ne kadar çok şey varsa kısmet payıma düşen,

şükürler olsun..
Şükürler olsun Rabbime ki,
"kısmet" kelimesini verdi, ve böylece bir yöneliş, bir sabır ve tahammül nasip etti..

03 Eylül 2011

Günler var ki karanlıklardasın,
aydınlığın arayışından dahi uzaktasın
bir telaşla dünyanın bir tarafında dolaşmaktasın..
Maddeden yapılmış her cins şeyin etrafındasın..
Maddeye yaklaştıkça, manadan uzaklaşmaktasın
ve böylece kaybolmakta huzur, sükun, mutluluk..

26 Ağustos 2011

Uzun günlerde sabır selametti..

Bir aydı, on bir aydan sonra, on bir ayın önünde gelen..Oruçla, duayla, infakla dolu bir aydı.
Gün uzun, iftar geç, imsak erkendi kimilerince..Sahura kalkmak, uyku arasında yemek yemek, yemeğin üstüne yatmak, sıcak bir günde su içmeden durmak, zordu kimilerince..Ancak her zorlukla beraber bir kolaylık vardı, ve kolay kılmıştı merhametli Rabbimiz tüm ibadetleri de..Bir sabır sınavıydı, bir müddeti vardı, sonunda doymak emeli ve ümidi vardı, sonunda uyumak, sonunda dinlenmek..

Ve saatler süren açlık sonrası türlü nimetlerle donatılmış sofralar vardı.

İki sofra arası açlık, iki şükür arası sabır vardı.

Uzun günlerde, sabır selametti, esenlikti, bereketti..

Lakin bir de hiç doyamayanlar vardı..

Açlığı iliklerine kadar hissedip, akşamında zengin sofralara oturamayanlar, hatta bu ıstırap ile ölenler..

Afrika’da aç bebekler vardı, yaşlılar vardı, yardım kamplarına yürümeye dahi takati olmayan..

Uzun süreli açlıkla organları harap olmuş bebeklerden her gün yirmi kadarı hastanede ölüyordu..Günlerce, haftalarca aç kalan minicik bedenlere, sonrasında ne verseniz çare olmuyordu..

Oruçlu geçen saatler uzundu bu yıl..Açlık belki daha yakinen hissedilebiliyordu, bunun için bu yıl oruç tutmak zordu kimilerince..Doğrudur, açlık zordur, nimetlere elini sürmemek zordur ama belki süreli olarak yaşadığımız bu açlık, sahip olduğumuz imkanların ve lütufların bir miktar da olsa farkına varmamızı sağlayabilir..

Evet, bu yıl sıkça duyduğum bir şeydi..

Günler uzun, oruç tutmak zor, gece yemek zor..

Peki ya kolaylıkları hayatın?..

Bolluk ve rahatı?..

Ve bunların eda edilmesi güç şükrü?..

Bunların kıymeti neredeydi..

İyi ki uzundu bu yıl günler, çünkü kurak topraklarda aç kalan bebekler, tüm bu kuraklığı, belki de bu uzun günlerin oruçlarıyla daha çok hisseden kimseler tarafından doyuruldu..

Somali’ye gani gani yardım yağmuru yağdı.

Açların bir kısmı olsun doydu..

Bebeklerin bazıları ölmedi..

Kursaklardan bir kaç lokma yemek geçti..

Engin rahmet ve merhamet sahibi Rabbim, ne güzel bir fırsat gönderdi..



Şikayet etmeyen, açılmış şükür kapılarından içeri giren, yüreğini Rahmana açıp, O’ndan aldığı merhametle insanlara merhamet eden, sabreden, bağışlanma dileyen, tesbih eden kullar için, ne güzel bir ay oldu..

Ayların sultanı Ramazan, günlerin uzamasıyla bu yıl ne güzel oldu, ne büyük güzelliklerle doldu..

01 Mayıs 2011

Bosna-Hersek

8-9-10 Nisan Bosna-Hersek gezimizden kareler..1. Saray Bosna (Sarajevo) 2. Jablenica 3. Sarajevo Şehitlik 4.Mostar 5. Travnik





3 günde kaç farklı aleme gidip gelmeydi Bosna-Hersek'te yaşadıklarımız..Bir yandan o kadar bizden ve öte yandan bizden o kadar uzak bir ülke ki..Saray Bosna'da dolaşırken sanki İstanbul'da dolaşıyorsunuz, insanları ise bizim insanlarımız..Öte yandan herbir yanı kaplayan kabristanları görüyorsunuz..18 yıl önce yaşanmış bir savaşın her yerde izleri var, silinemeyen ve silinemeyecek olan..Bununla birlikte her mezar başında, nisan ayında açmış taze çiçekler var, kimisi kök vermiş kabristanın toprağına, kimi de şehit yakınları tarafından tazece koparılıp bırakılan..Mezar taşları var, kimi 20 kimi 40 yaşında olan..Herbirinin ölüm tarihi 1993-1995 arası değişmekte..Onarılamamış binalar var, dokusu kurşun deliği, rengi barut grisi, duvarları yıkık, camları kırık..Bir de bütün bunlardan bihaber gözleri masmavi ışıldayan küçük çocuklar var, Türk misafirlere gülümseyen. "Türkiye kardeş ülke" demeyi öğrenen İbrahimler, Ahmetler var. Hüzün dolu bir ülke..
Bununla birlikte yağmurdan nasibi yüksek, bereketli topraklar, yemyeşil vadiler, dört bir tarafından sular akan, nehirler coşan bir ülke..
Mostar'da yeniden inşa edilen hilal kavisli köprünün dahi boynu bükük hala..Ama bir horasan ereni tekkesi var ki, Avrupa'daki tek kaynaktan çıkan en büyük nehrin kıyısına kurulu, duvarında "hu" nakışı yer alan, onu gördüğünde, bütün bir ülkeyi ışıldatacak bir ümit kaplıyor insanın içini..
Bundan 17 evvel ben küçük bir çocukken yüreğimden dökülen Bosna gözyaşları vardı..Ancak ne uzakmışız tüm yaşananlara, tüm acılara, yerinde gördüğünde daha iyi anlıyor insan...Tüm şehitlerin ruhuna bu vesile ile rahmet diliyorum Yaratan'dan...
Anlatmak için kelimeler kifayet etmiyor, gidilesi, görülesi, hissedilesi, tekrar dönüp tekrar ziyaret edilesi yerler...
Fotoğraflar:  Aşk-ı Beka

22 Ocak 2011


Bazen susmak ve seyretmek en güzel yolu iletişim kurmanın..Sadece bakmak güzel çirkin her şeye..

19 Ağustos 2010


Gülhane Parkı
Upload feito originalmente por aşk-ı beka
Ramazanda günler bereketli, kalpler huzurlu etraf dingin, psikiyatri aciline bile hasta gelmez oldu, gündüzü uzun, gecesi kısa ama uykusuzluğu da yorgunluğu da tatlı..Bitmese bu huzur..

09 Temmuz 2010


green & blue
Upload feito originalmente por Martjusha
Baharın ferahlığı ve huzuru içinde başladığım sağlık ocağında dört bininci hastamı muayene ettim dün..Bir bahar, ardından bir yazın başlangıcı burada geçerken, kalemin altından kayıp giden reçeteler ne dertlere şifa arayışıydı, ne dermanlara ilaçtı kim bilir. .
Bazı reçeteleri yazarken, vaktiniz de varsa hastayla hasbihal edebiliyorsunuz..Ve o zaman, o kağıt parçalarına çarpık çurpuk harflerle yazılan ilaçların aslında ne kadar farklı dünyalara birer yolculuk olduğunu fark ediyorsunuz..
Yanık kremi yazdırmaya gelen bir hasta, eşinin iş kazası geçirdiğini söyleyince merak ettim, nasıl bir kazaydı?
Bir itfaiye memurunun ateşi söndürmek için girdiği evde çatı üzerine çökmüş, ayağı altında kalmış, kırılmış, elleri ve ayakları yanmış meğer.. Çok üzüldüm, meğer sadece kıyafetleri yanmayan kumaştan yapılıyormuş itfaiyecilerin..Ayaklarındaki lastik botlar ve ellerindeki muşambadan eldivenler yanıyormuş..
40 gün hastanede yatarak tedavi gören hasta yeni taburcu edilmiş ve tabii ki yanıkların tedavisi sürüyormuş.
Bir diğer hasta zeka geriliği raporu olan çocuğuna psikiyatrik bir ilaç yazdırmaya gelmişti.. "Nasıl, ilacın bir faydasını görüyor musunuz" diye sordum.."Oğlumun kulağı işitmiyor, gözleri de görmüyor, bunalıma girmişti, onun için başlanmıştı ilaç...Evet, şimdi daha iyi..Daha sakin"..dedi..16 yaşındaydı oğlu. Nörofibromatozis tip II hastalığına müptelaymış ve önce gözlerini sonra işitme duyusunu bu hastalık nedeniyle kaybetmiş..."Şimdi nasıl iletişim kuruyorsunuz" dedim.."Dokunarak" dedi..."Karnına dokunuyoruz mesela, karnı ağrıyorsa tepki veriyor..eskiden konuşuyordu ama artık hiç konuşmuyor..işitme kaybı gerçekleştiğinde bunalıma girdi..Kulaklarım benim herşeyimdi" dedi..sonra da çok fazla konuşmadı"...dedi..
"Kulaklarım, benim her şeyim"...
Ne kadar önemli bir cümleydi..
Ne kadar hassas bir gerçekti...
Ve şimdi o da gitmişti..
Ama annesi metanetliydi..hem de şaşırtıcı bir şekilde oldukça metanetli..
Allah sabır versin dedim, zor olmalı..
Zor tabii, ama alıştık dedi..

işte böyle, kağıdın üzerinde kalem risperidon reçetesini yazıyordu..bir soruyla açıldı ardındaki mana..
çoğu ilacın da böylesi bir hikayesi vardı.

ama yürek de, vakit de yetmiyordu hepsini dinlemeye,
hepsiyle hemhal olmaya,
hepsine ufak da olsa bir teselli vermeye...

25 Haziran 2010

sağlık ocağında keyifli günler


Last beautiful murraya photo
Upload feito originalmente por RachaelMc
küçük yerlerde insan ilişkileri daha samimi oluyor
artık küçük çocuklarla birbirimizi tanıyoruz, yaşlı nineleri, amcaları..hatta şöyle diyaloglar geçiyor aramızda

-ben geçen gün gelmiştim ya, on beş gün oldu mu?
-oldu mu?? bilmem, nerden bileyim ;)
-hani geçenlerdeydi ya..

kızım şu ilacı yazıver diyen amca, ilacın üzerindeki ilaç isminin yazıldığı yeri değil de sadece 24 tablet yazan yeri kesip getirmiş,
-amca ilacın yanlış yerini kesmişsin ismi yazmıyor burda
-adın doktor değil mi, şöyle bi rengine bakıp bilecen
-amca binlerce ilaç var ismi olmadan nasıl bileyim
-ee orası da artık senin işin, bileceksin

başka bir hasta, kapıdan
-sadece birşey soracaktım
-buyur amca sor
-dalak sağda mııı solda mı??, deyince
-solda amca ama hayırdır neden taa buralara kadar geldin?
-e iddiaya girdik kızım, bizim komşu dedi ki siz yanlış biliyosunuz, dalak sağda, ben de dedim seninkini yanlış yere koymuşlar, dalak sorda..
- e hadi hayırlı olsun amca kazandın iddiayı :)


bugün kaçamak kaçamak bakan bir çocuk geldi, hasan
annesi:
-hocam hasanı tanıdınız mı?
-yok tanıyamadım, ne olmuştu annesi??
-hani ağzını açmayıp bahçeye kaçmıştı da arkasından siz de bahçeye çıkıp onu getirmiştiniz ya işte o hasan ;)))
-aa şimdi tanıdım, hoşgeldin hasan, bugün kaçmadın aferin sana ;))


ve benzeri ve benzeri ;)

17 Haziran 2010

nurlu gece


"Lead me from Darkness to Light!"
Upload feito originalmente por Kamala L
kandil, candle, ışık..
regaip, arzulanan, rağbet edilen..
o rağbet edilen ışık bugün geliyor kalbimize
bugün regaip kandili..
üç ayların ruhlarımıza indirdiği, indireceği nurlar üzre bir nur daha
bugün ışıklı bir gün, nurlu bir gün..
gökten afv ve rahmetin yağdığı
elini ve gönlünü açanların bu huzur ve merhametten, bu bağışlanma ve arınmadan çokça istifade edeceği gün
günlerden biri

kimi özel gecelerin kandil ismiyle aydınlatılmış, rahmetle donatılmış olması ne hoş, ne güzel..
ne büyük bir fırsat
ne güzel bir tazelenme..

mubarek olsun hepimize...

11 Haziran 2010

Ölü Muayenesi

Üçüncü ölü muayenesinden döndüm. Bu kez bedeni henüz taş kadar soğumamıştı merhumun.
Şah damarını ve gözbebeklerini kontrol ederken hiç ürkmediğimi fark edip, hekimliğin nasıl bir soğukkanlılık geliştirdiğini düşündüm.
Ölüden, ölümden korkmak?..
Muayeneye birlikte gittiğimiz sağlık memurları genellikle cenazeden korktuklarını belirtip aracın içinde kalıyorlar..
Bense bu kez, odadaki tüm yakınları çıkarıp tek başıma muayene yapmayı tercih ettim.
Yakınlarının yanında; ölmüş bedenin muayenesini yapmak zor çünkü..
Korku?..
Asla..
Çünkü hastaların ölüm öncesi çırpınışlarını gördüm defalarca, çaresizliklerini...Canlılarından zarar görmediğim bu hastaların ölü bedenlerinden korkmak neden?..Geride kalan giysiden bu denli ürkmek niye?..
Tüm ölü bedenlerde aynı ifadesiz bakış..
Aynı hareketsiz vücut..
Aynı soğukluk.

Hepimizin, er geç buluşacağı son bu
Bu görüntü..Bu resim, belki olur, belki olmaz, bilinmez..
Cenazemiz kimin elinden geçer; bilinmez..


Ruh ayrılınca hiçbir şeye benzemiyor beden..
İnsan demek ruh demek..Beden bir örtü..
Ve ölüm ruhun varlığının kanıtı..
Nereye gitti o canlı bakışlar?..O kıpırdanışlar..O sözler..O düşünceler..Heyecanlar..Öfkeler..
Ruh gitti, hepsi bitti..
Demek ruh idi hepsinin menşei..
Ruha aitti herbiri, ruhla birlikte ebedi aleme gitti..

Bunun için, yerdeki topraktan, taştan, ağaçtan ne kadar korkuyorsam, o kadar korkuyorum ölülerden..

Ama ölümden??..
Belki herkesten çok karşılaşıyor olsam da kendisiyle,
kendi ölümümden herkes gibi, herkes kadar uzağım..

Duyulacak bir korku varsa o da hesap gününün korkusu..Ölü'nün ve ölümün değil..

Güzel hayat, güzel ölümü getirirmiş..
Güzel hayat versin Rabbim
Güzel öldürsün dilerim..

10 Haziran 2010

Fatih-Harbiye/ devam


IMG 875
Upload feito originalmente por Ozan™

"Izdırabın verdiği intibah zamanlarında, kendi kendini aldatmak, başkalarını kandırmak kadar basit değildir ve insan kendi içindeki adaletten ürkmeye başlar"

".....bunun için, babasına karşı gücenmiş ve kederli görünmeye karar verdi. Bu taze ihtiras, gayesine doğru, dişi bir canavar çevikliğiyle atlarken ezeceği ihtiyar kalbe tamamıyla kayıtsızdı.Belki o an için....."

Bizlerin de ihtirasla ezdiğimiz ihtiyar ve genç kalpler oluyor değil mi?.Belki fark ederek, belki etmeyerek...


"Ferit bir daha güldü:
- Evet, dedi, bizde medeniyet fikri, bir kültür meselesi olarak anlaşılmaz. Hele kadınlar bunu bir fantezinin hududu içinde görüyorlar. Fakat bence bu, daha iyi.
-Neden?
-Kadınlar, medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkumdur. Bunlar, hakiki medeniyetçilerden daha bahtiyardırlar: şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir. Fakat hakiki terakkiye inanan, kültür sahibi bir İngiliz kızın sükutu hayalini düşün ! Her şeye vasıl olmuş, fakat hiçbir şey bulamamıştır. İçlerinde intihar edenler var. Bu daha fena. Zira onlar için medeniyet, cazip bir renkler aleminden ibaret değildir. Onlar bütün ümitlerini insanlığın muhteva olarak tekamülüne bağlamışlar ve büyük harp misaliyle de aldandıklarını anlamışlardır. Onlar ideal sahibidirler; bizimkiler fantezi düşkünü; onların aldanışı daha korkunçtur. "

Velhasıl, Fatih-Harbiye kitabı, Peyami Safa'nın özellikle gençler tarafından okunması gereken bir eseri..Batılılaşma ile kendi kültürümüz arasında gidip gelen bir gençliğin romanı..üstelik unuttuğumuz, çok latif bazı kelimeleri de hafızamıza kazandıran hoş bir dili var..bu kitaptan da aktarmak istediklerim bu kadar efendim...sevgilerimle

Fatih-Harbiye/ zaaf anları hakkında bir not


Istiklal Avenue
Upload feito originalmente por orgutcayli
M.Noraliya'nın Koltuğu'ndan sonra Peyami Safa'nın romanlarına kendimi kaptırdım. Fatih-Harbiye'nin daha ilk sayfalarından birindeki şu tespiti çok yerinde buldum:
"Zaaf anlarında, insanın can sıkıcı bir vakayı tahsis edemeyerek umumileştirmesi ve bir felaketi aynı seri içindeki bütün menfi ihtimallere teşmilederek hepsini hakikat gibi görmesi yüzünden Şinasi de Neriman'ın arkadaşı tarafından davet edilememesinin hususi sebeplerini araştıramıyor, bütün Darülelhan (Konservatuar) kızlarının kendisinden hoşlanmadığını zannetmeye kadar varıyordu"..

Öyleyse bir not düşeyim buraya
Zaaf anında "sakin olmalı"..ortada bir yanlış varsa o yanlışa odaklanmalı.."herşeyi birden yanlış sanmamalı" "tek bir olayı genellememeli" "sinirlenmemeli"...
Sakin olup bu zaaftan kurtulmalı...

07 Haziran 2010

Matmazel Noraliya'nın Koltuğu


Boş koltuk!
Upload feito originalmente por ~Merve~
Peyami Safa'nın romanı Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'ndan etkilendiğim cümleler;

"Benim ki bütün amalim sendedir, ey avalimin vahdaniyeti, ey vahdaniyetlerin sultanı beni bensiz bırak, sensiz bırakma"...


"Bir tek kişi iyilik ve güzellikle meşgul olsa dahi evler, şehirler, memleketler ve milletler büyük bir saadetle şaduman olurlar. Böyle kimseler yalnız kendi kendilerini tahsis etmekle kalmazlar; rast geldikleri insanlır da hür ve serazat bir ruh ile doldururlar" Philon

"Bir arzu eyledimse aksi oldu. Bunda bir hikmet vardır ve bundaki hikmet bendeki arzuyu öldürmek değilse nedir?"

..

''Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik var olmuş bir zekanın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekanın var olmamağa devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsı mazisi şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok."

...Ferid ağlamağa başladı. Nasıl biz, hislerimizin uşakları, nasıl onların kölesi oluyoruz? Nasıl, ben bu kadını öldürmeyi düşünecek kadar onun bende bıraktığı iyi tesir ve hatıralara ihanet edebiliyorum? Onu ben öldürmedim fakat öldüren adamla suç ortağı değil miyim?...

....Eğer bana "bu budur bu"dan başka bir şey söylemeyen müsbet felsefeyi aşamazsam, aklın tamamiyle lüzumsuzluğuna inanacağım. Abes bir varlık nizamı içinde akıl bir körbarsak kadar vazifesizdir. İç güdünün yerini almaya niçin boşuna uğraşıyor? Bu kitaplara ne lüzum var? Maymunun bunlara ve elektriğe ihtiyacı yok. Bir sebepsizlik ve hikmetsizlik nafileliği içinde insan düşüncesinden daha maskara bir mana avcısı olur mu? Avını kendi yaratıyor, sonra onu avlamaya çalışıyor. Evvela buluyor, kendi eserini buluyor, sonra onu arıyor. Kendi kendisiyle saklambaç oynayan bir delinin yanında tımarhanelik deliler daha normal değil midirler? Eğer insanın aradığı mana kendi icadı değilse, manaya mana veren kendisi değilse, bu, Allah'ın hikmetinden başka nedir ki? Bir zerresi insanın şuuruna dolan muazzam bir şuurun niyetinden başka nedir ki?".......



"İnsanlar çocukları numunei imtisal ittihaz edip kalblerini tasfiye edecekleri yerde onlara da kendi ihtiraslarını telkin ile saffe-i ahlakiyelerini bozarlar. Fıtratın elinden lekesiz doğan bu vicdanı kirletirler. Hemen Cenabıhak bu masumu cihanın ve asrın ve muhitin fena telkinatından vikaye buyursun, amin. "

Romandaki etkilendiğim bölümlerden sadece bir kaç tanesi..
Peyami Safanın ruh ve karakter üzerindeki çalışmaları, tespitleri cümleleri çok yerinde..

Bu esinle devam ettiğim diğer kitaplarından da notlar aktarmaya çalışacağım..

25 Mayıs 2010

Son fırsat...


Only one..
Upload feito originalmente por SezzRS
Son bir sermayemiz kalsaydı hayat için, son bir fırsat, son bir yaprak..
Savurabilir miydik diğer fırsatları savurduğumuz gibi sağa sola..
Vazgeçebilir miydik fütursuzca ondan da..
Son günün denseydi, son şans
Nasıl himaye eder, nasıl korurduk onu, neyle kıymetlendirirdik, nelere değişebilirdik?..

Ama gelmedi henüz son fırsat, daha çook yaprak var,
sermaye de çok, hakkım da çook diyen umarsız benliğe sormalı..

Ya bu elindeki son fırsatsa, son sermaye, son hafta belki son 'an'sa.. Ne yapmalı onu?..
Nerelere saklamalı?..
Nasıl bir heyecanla harcamalı?..
Nasıl sonsuzlaştırmalı?...



Fotoğraf: Rabia Sezin Özek

geleceğin yetişkinlerine saygı !


I'm gonna be as big as you!
Upload feito originalmente por ARTommy
geçici bir süre için sağlık ocağında çalışıyorum, sağlık ocağı okulun hemen yanında, bunun için de sürekli öğrenci hastalarım oluyor.
bugün dördüncü sınıfa giden bir öğrenci iki gözü şiş ve bir gözünün beyaz kısmında kanama odağı olduğu halde ağlayarak içeri girdi. yanında da okulun hizmetli görevlisi vardı.
ne olduğunu sorduğumda öğretmeninin bir arkadaşını dövdüğünü sonra da kendisinin yüzüne defter fırlattığı, defterin kenarının da gözüne geldiğini söyledi..başka şahit çocuklar da vardı.
hemen adli rapor tuttum, görmesinde de bulanıklık vardı ve Allah korusun bu darbeyle görme kaybı bile yaşayabilirdi.
ayrıntılı rapor tuttuğumu öğrenen görevli hemen okula koştu ve müdür yardımcısı geldi, "aman hocam işi adliyeye sevk etmeyelim, öğretmenin emekliliğine az kaldı vs."dedi..
ben de rapor tutmakla görevli olduğumu söyleyerek raporu tamamladım ve bir göz hekimine yönlendirdim ancak çocuğun yakınları yoktu..ben çocuğu ve öğretmeni alıp geliyorum diye çocuğu götüren müdür yardımcısı geri dönmeyince 15 dk sonra elimde adli raporun bir kopyası ile okula gittim. tam da o sırada müdürün odasında çocuğun yakını, müdür bey ve bahsi geçen öğretmen oradaydı. çocuğun yakınının eline adli raporun kopyasını vererek, "bu raporla şikayette bulunabileceğini" söyledim..öğretmen ise "bu çocuğun gözündeki kızarıklık bir haftadır vardı vs. gibi savunma cümleleri kurmaya başladı..
yazık..

geleceğimizin yetişkinlerini böyle mi eğitiyoruz?.. böyle mi saygı gösteriyoruz..
evet, böyle hatalar çirkin tablolar eminim güzel yurdumun dört bir yanında yaşanıyor ama, bu gibi durumlarda lütfen sessiz kalmayalım..
gerekli şikayetlerde bulunalım.
bir öfke, bir çocuğun gözüne mal olamaz, olmamalı, hiçbir vicdan bunu kabul edemez..ve böylesi kişiler cezalandırılmalıdır..

onlar bizim geleceğimiz, masum, hiç kötülük düşünmeyen, ama kötülük ve zorbalıkla küçük yaşta tanışan çocuklarımız...

biz elimiz yettiği kadar sahip çıkalım..

24 Mart 2010

Kimlik çoklaması


colourful
Upload feito originalmente por brokodil
-Neye bakmıştın bayan !..

-Doktor hanım buyrun..

-Geç abla geç..

-Buyrun hocam..

Bir öyle bir böyle hitap ediyor karşılaştığım insanlar.

Elimdeki evraktan doktor olduğumu anlayınca saygıları artan memurlar..
Üzerimde önlük yokken itilip kakıldığım merdivenden önlükle geçerken saygıyla yol verenler..

Ben ne ünvan için saygıdan karşımda eğilinmesini
Ne de ünvansız zamanlarda hor görülmeyi istiyorum

Bir orta yolu yok mudur bunun?..

19 Mart 2010

Sela


Prayers during Eid
Upload feito originalmente por Ashish T
Biraz evvel sela okundu..
Sela, günün ve vaktin cuma oldugunu hatırlatıyordu..
Zamanların en bereketlisini, duaların en cok kabul edıldıgı cuma vaktını..
Kur'an'da 'Bana dua edin ki size cevap vereyim' diyor Rabbimiz Mü'min Suresi'nde

Biz de Allah'a ve Kur'ana iman ediyorsak dua edelim çokça..
Cumaları, bu güzel zamanlar kaçırmayalım.
Kaç cuma daha görürüz dersiniz ömr-ü hayatımızda?
5-15-150-1500??

5 de olsa 1500 de olsa biz kaçırdıktan sonra neye yarar ki?
Ama bugün elimizde olanı kaçırmayalım.

Cumaları fırsat bulabiliyorsak sela ile ezan arasını bir camide/mescitte yahut kuytu bir köşede ama illa ki kalbimiz Rabbimizle başbaşa olacak şekilde geçirelim..

Onun istediğini yapalım

Eğer O'na inanıyor
ve O'nu Seviyorsak

O'na dua edelim..


Hayırlı Cumalar Dilerim,

Dilerim kalbinizdeki dualar kabul bulur
Ve makbul duaların konakladığı bir yer olur kalbiniz.
Sevgilerimle..

21 Aralık 2009

:) yoktun, var oldun..*


AX075378
Originally uploaded by barbaramelo

kırk yıllık el, kırk günlük eli tuttu incitmeden..
duygulandım..

"yoktan var edilmek" dedim
"ne gizemli bir şey"...


kırk gün önce yoktun bebek, yoktu ellerin..
baban görmemişti seni, annen de, kıpırdanmanı hissetmişlerdi sadece ana rahminde..

şimdi varsın,
yoktan yaratıldın,
kırk yıllık tecrübesi olan bir babanın
kucaklarına bırakıldın..

babanın kucağında gördüm bugün seni
bir garip oldum

sen babanla oturup şöyle derin bir sohbet etmeye başladığında, kırk yaşındaki genç hali olmayacak babanın
babanın bu genç halini hiç bilmeyeceksin,
seni kucağındaki kanguruda nasıl taşıdığını böyle yakından görmeyeceksin
saçları daha beyaz olacak o zaman babanın, beli de biraz daha bükük

işte, babanın hayatının bir kırk yılı sensiz geçmişken,
sen de onun belki bir 50 yılını hiç bilmeyeceksin
ama öyle çok seveceksin ki onu, sanki 50 yıldan fazladır tanıyorsun

halbuki ilk baba dediğinde,
belki sadece bir buçuk yaşında olacaksın..
bu derin bağ da nasıl oluşacak aranızda ?...

baba deyip sırtını yaslaman ona,
ve sonsuz güven duyman
ne zaman, kaç yıllık bir mazide gelişecek

seni beş-on yıl himaye etmesiyle saygını, sevgini, güveninin sağlayan babandan ve annenden öte,
sen yokken de seni bir bilen vardı
seni seven vardı
seni o yarattı


ben babanın gençliğini gördüm bebek,
senin de bebekliğini
sen de başka bebekleri, başka babaları göreceksin
bir şeyler eskiyip yaşlanırken,
bir yandan yepyeni taptaze olanlar gelecek..

nereden gelecek?..
"yokluk"tan..
ama yokluktan varlığı yaratan hiç değişmeyecek
o hep vardı, hep var olacak

şaşılacak şey değilmi yoktan var olmak..
ne büyük mucize..

yaratılışın farkına varmak,
var olduğunu iliklerinde, hücrelerinde hizzetmekse
ayrı bir mucize

bir de tüm bunlardan içine yığın yığın umut uçuşması
ve bunlarla mutlu olmak
bunlara şükretmek
yoktan Var eden'i sevmek
apayrı bir mucize bebek..

sense,
bu mucizenin
en tatlı, en masum, en temiz, en hakiki delilisin ..

Aşk-ı Beka

*alış-veriş merkezinde gördüğüm tanımadığım bebek-baba ilişkisi üzerine yazılmıştır

12 Aralık 2009

Yukarı Bak !


Up- Yukarı Bak filmi, yukarı, daha yukarı bakmamız, hem gülmemiz, hem ağlamamız için yapılmış mükemmel bir animasyon filmi..
Son zamanlarda Wall-e'den sonra izlediğim en güzel animasyon..
Çocuklar için de bizler için de yüzde bir tebessüm kalpte bir iz..
Mutlaka izlenmeli..

19 Kasım 2009

Üşümek..

Beyazdı saçı sakalı..
Masmaviydi, buğuluydu, yaşla doluydu gözleri..
Üstünde kirlenmiş lacivert bir manto, başında kahverengi bir bere, ellerinde kağıtlar vardı..
Anlattı, ağladı..
Dua etti..
Ölmek istedi..
Ölmek için dua edilir miydi?..
O etti..
“Tek dileğim ölmek” dedi..
Yoksuldu, kimsesizdi..
Dışarıda hava soğuk mu soğuktu..
Gidecek yeri yoktu ki, ısınsın elleri..
Huzurevine başvurmuştu..
İki ay sonra belki yer açılır, alırız seni demmişlerdi..
Huzurevine bile girmek kolay değildi..

Bir de kansersin demişlerdi..
Ağzından gelen kanın sebebi bu demişlerdi..
Altmış yıldır gitmediği hastane kapısından,
Bunu işitmişti..
Ameliyat edemeyiz seni, masada kalırsın deyince,
Olsun, atayım imzamı, masada kalmaya razıyım,
Bu yarayla, kimsesiz, sokaklarda, soğukta kalmaktansa,
Razıyım, kalayım masada demişti..Ama ikna edememişti..

Kimsesiz, yoksul ve yaralı akciğeri birkaç ay daha nefes alsın diye uğraşmış didinmiş ve ilaç vermişlerdi..
Kimsesiz diye ilacın dozunu yükseltmemişlerdi..
Kimsesiz, gece vakti bir şey olur, kaldığı istasyonda üşüyerek kaldıramaz bu ilacı demişlerdi..

Ve ağlamıştı gözyaşları aksakalına karışarak..
Ölmek, demişti..
Vermedi Rabbim, bekliyorum..
Ölmek istiyorum demişti..

Soğuktu hava…Üşümüştük biz de..
Şikayet etmiştik...
Sahi, bizimki üşümek miydi?..
Hiç istemiş miydik ölmeyi?..
Hiç,
üşümüş müydü kalbimiz böylesi..?....

17 Kasım 2009

Çok bilinmeyen On hazine

Kur’an’da “O on geceye yemin olsun ki...” ifadeleriyle övülen ve üzerine yemin edilen Zilhicce ayının ilk on günü yarın yani 18 Kasım'da başlıyor.
Peygamberimiz a.s.m, bu günleri gündüzünü oruçla, gecesini ibadetle ihya edermiş..

10 ayrı hazine 10 ayrı gece bizi bekliyor.

Yeni bir fırsat kapısı, yeni bir bereket hayatımız için, tıpkı Ramazan gibi..
Öyle bir 10 gün ki bir gecesinin ihyası bir Kadir gecesi ihyası gibi ve bir günlük orucu bir yıl oruç tutmak gibi..
Rabbimiz bizi kendisine yaklaştırmak ve affetmek için sürekli fırsatlar tanıyor..
Bu günlerle ilgili Hadisler:

“Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah’a daha sevgili olsun...” (Tirmizi, Savm, 52; Darimi, Savm, 52)

“Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.” (Tirmizi, Savm, 52; İbn Mace, Sıyam, 39)

“Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir.”

“Bu on günün hayrından mahrum olan kimseye yazıklar olsun! Bilhassa dokuzuncu (Arefe) günü oruçla geçirmelidir! Onda o kadar çok hayır vardır ki, saymakla bitmez.”

“Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” (Tirmizi, Savm, 52)

“Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257) Tesbih, Sübhanallah; Tahmid, Elhamdülillah; Tehlil, Lâ ilâhe illallah; Tekbir ise Allahu ekber demektir.

Kurban Bayramı'na kadar olan bu on hazineyi değerlendirebiliriz dilerim.
Özellikle bayram namazı esnasında yer gök Rabbine niyazda ve kullukta iken edilen dualar çok makbul imiş..
Öyleyse hep beraber duaya !...

09 Ekim 2009

Şükür, neredeydi?...


Rosa de agua
Originally uploaded by ƒreg / Fernando Gregory

Şükür....
Ne zaman kaybettik seni biz?..Ve ne zaman bu kadar sitemkar, bu kadar hoşnutsuz olduk..
Yediğimizin içtiğimizin, gördüğümüzün, gezdiğimizin, işittiğimizin, hissettiğimizin, tattığımızın, tuttuğumuzun,
en mühimi,
aklımızın
ve sağlığımızın,
şükrünü ne zaman kaybettik biz?..

Biz şükrü kaybettik, stresle sardık bedenimizi..
Sinir sistemine yüklendik farkında olmadan..
ve ince ince ağlarla tüm vücudu kaplayan sinirler, organları ve hatta zihinleri hasta etti, geri dönüşümsüz hasarlar verdi..
Cilt ile sinir sistemi aynı kökenden yaratılmıştı, ciltten çıktı hastalıkların kimileri..
Evet, sinirdi, stresti, mutsuzluktu, hoşnutsuzluktu, karamsarlıktı, tatminsizlikti
ve şükürsüzlüktü hep şikayetlerimiz..
Dilimizden eksik etmediğimiz..

Ne ki, şikayetin ucu nereye gidiyordu, bilmediğimiz..
Şükrü bulsak yeniden, gelir mi mutluluğumuz, huzurumuz, kanaatkarlığımız, ruh ve beden sağlığımız??..

Neydi isteyip de alamadıklarımız??
Daha iyi bir ev mi, araba mı, giysiler mi, yiyecekler mi, turlar geziler mi?..
Başarı mı, övgü mü, itibar mı, kibir mi?..
Uğruna mesailerimizi, emeklerimizi, zihnimizi harcadıklarımız?..
Neydi sahi
"aradığımız"..

Aradığımız, aslında kaybettiğimiz "şükrümüz"dü..
Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk..

Ama şükür yoktu ortalıkta,
ve içlerimiz
bomboştu..

Hayatlarımız, bir ucundan delinmiş çuvaldaki tanelerin boşalması gibi boşalıyordu..Boş bir çuvala dönüyordu..

Püff dese rüzgar; düşecek, yıkılacak bir çuval..

İman zedeleniyordu, hayat boşa sarf olunuyordu..

Her yerde bir kayıp esintisi, esip duruyordu...

Ama yaşlı bir teyze buldu onu..
Ekmek bulamadığı günlerde, onunla doydu..
Ölmekten değil, ölmemekten korktu..
Açlığa ve hastalığa sabretti..
İşte, tüm mesailerini dünyalık emeller, hırs ve ihtiyaçlar için sarf etmemişti,
çuvalında bir tanecik buğday yoktu belki..
Ama hepimizden büyük bir serveti vardı..

Şükür..

O şükür dedikçe ışıldadı gözleri...
O şükür dedikçe utandım gözlerimden..

Şükür.. dedim..
Neredeydi?..

25 Eylül 2009

Cennet Azığı

...
(Adem ile Havva)
Üç şey seçtiler cennetten çıkarmak için:
Bir: Kelimeler.
İki: Aşk.
Üç: Annelik duygusu

Kelimeleri Adem yanına aldı, annelik duygusunu taşımak Havva'ya kaldı.
Ama aşk çok ağırdı.
İkisinin de, aşkı tek başına taşıması mümkün olmayınca, ikisinin zembili de aşkı bir başına kaldıramayınca, bölüştüler yükü. Yarısını Adem sırtlandı, aşkın yarısı Havva'ya kaldı.
Öyle sert düştüler ki dünyaya, bu fenaya, Adem'in dizlerinin bağı çözüldü, ciğerleri yandı. Nutku tutuldu. Üçüncü defa, bildiği kelimelerin hepsini önce unuttu. Sonra bir kısmını hatırladıysa da o bir kısmını kıyamete değin unuttu.
Aşk? Daha yollarda sakin durmamıştı bir türlü. Kabına sığmamıştı. Bir yarısı yollarda kayboldu. Getirebildikleri ancak öbür yarısıydı.
O gün bu gün yeryüzü kelimeleri yetersiz, aşk bu dünyada kusurlu.
Annelik duygusu?
Havva'nın cennet duygusu.
Gönül evinde, kadın bedeninde, tastamam duruyordu.

NAZAN BEKİROĞLU- LA Sonsuzluk Hecesi

24 Eylül 2009

Yolculuk izleri


into the light
Originally uploaded by beeldmark
İstanbul-Ankara yolu...İzmit körfezi.. 15-20 dk'dır süren bir taşıt kuyruğu..Besbelli ileride bir kaza ya da bayram yoğunluğu.
Nazan Bekiroğlu- LA kitabını okuyorum.
Nasibime düşen; Adem ile Havvayı okuduğum uzun soluklu bir körfez yolculuğu..Körfezin ufkunda koyu gri dağlar, dağların ortasına inmiş bir sıra bulut..
Adem'in tevbesinden önce, kasvet, karanlık, boğucu bir görüntü vardı. Adem tevbe etti, affolundu, yüreğim onunla birlikte ferahnak oldu.
Ve Rabbim sanki emir gönderdi Mikail'e, iki bulut ayrıldı birbirinden, koyu griler arasında, yakmayan, latif bir ışık hüzmesi indi körfez boyuna..Şimdi kalbimin üstündeki koyu gri örtüleri sanki şu siyah kanatlı kuşlar alıp uçurdular. Yeniden tebessüm etti kalbim.
Adem ile birlikte tevbe etti.
Masumluğunu hatırladı, hatalarına rağmen.. Lutfetti Rabbim, denizini, dağını, bulutunu, grisini, mavisini, kuşlarının kanatlarını ağaçlarının koyu yeşilini gözbebeklerimin ucuna, oradan zihnime, oradan da bilinmeyen bir yolla kalbime iliştirdi. Subhanallah..Rabbim ne büyk ve ne güzelsin !

23 Eylül 2009

Bulutlara dikkat

Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız.
Aman acele etmeyin.
Yavaş!
Yavaş!
Bir binanın merdivenlerinde, bir ağaç gölgesinde, bir kaç masasını kapı önüne atmış bir çayevinin tahta sandalyelerinde oturup nefeslenin.
Etrafınızı dikkatle ve defalarca gözden geçirin. Kaldırımlara, bahçe duvarlarına, duvarlardan sarkan leylak dallarına, gelip geçen arabalara, insanlara, sokakta oynayan çocuklara, çatılara, kuşlara bakın.
Bulutları ihmal etmeyin.
GÖKYÜZÜNDEKİ HER BULUT DAKİKADA BİR BİZ ONA BAKALIM DİYE ŞEKİL DEĞİŞTİRİR.

..
Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı

14 Eylül 2009

Bir klasik, Kitap fuarı


Kitap ne engin bir deryadır, içine daldığınızda akla hayale sığmaz manzaralarla karşılaştığınız..Bir satırla nice hülyaya daldığınız, alemden aleme dolaştığınız..

Çocukluğumdan beri her yıl Ramazan ayında düzenlenen Kocatepe Kitap Fuarı'na giderken ayrı bir heyecan sarıyor beni. Kitaplara dokunmak, merak etmek, bir an önce okumak isteme heyecanı.. Bugün heybemizde toplananlardan bazıları:

ÇÖL/DENİZ Hz.Hatice - Sibel Eraslan (Siret-i Meryem'den sonra çok merak ettiğim bir kitap)
OTOYOL UYKUSU- Kemal Sayar (Psikiyatrist Dr.Kemal Sayar'ın hep denemelerini okumaya alışkındık, bu kez bir öykü kitabıyla karşıladı bizi, sevindim :)
HER ŞEYİN BİR ANLAMI VAR- Kemal Sayar
TAHİR SAMİ BEY'İN ÖZEL HAYATI- Mustafa Kutlu (Nicedir öykü okumuyorum, öykü deyince aklıma Mustafa Kutlu geliyor, bu kitabı da internette görmüş ve merak etmiştim, okumak için sabırsızlanıyorum)
HUZUR- Ahmet Hamdi Tanpınar (Türk Edebiyatı kitaplarına bakarken Huzur'un bu Dergah yayınlarından çıkan enfes kapaklı baskısını almadan edemedim)
KURAN'DA KİM KİMDİR? - Abdülkadir Süphandağı&Hüseyin Kerim Ece (Evs, Eykeliler, Feta, Mele', Azer ... kimdir?..Kur'anda geçen kavimler, kişiler, bir sözlük gibi alfabetik sırayla ayetler eşliğinde anlatılmış, çok güzel, her kitaplıkta bulunması gereken bir esere benziyor..)
KATRE-İ MATEM: İskender Pala
SU KASİDESİ: İskender Pala (Lise yıllarında edebiyat dersinde ders olarak işlediğimiz su kasidesini yeniden, İskender Pala diliyle okumak ..ne güzel:)
İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK: İskender Pala (Aile toplantımızda bilmediğimiz deyimler sözkonusu olmuş, yeğenim Feyzanurun Melek Çe adlı yazarın "Deyim mi Demeyim mi" kitabından bir kaç deyim okumuştuk, büyükler için deyimlerle ilgili bu kitap geldi aklıma, neden evimizde yok ki dedim :)
ARABA SEVDASI- Recaizade Mahmut Ekrem (Lisede edebiyat öğretmenimiz herbirimize bir edebiyatçı rolü vermişti, ben Recaizade Mahmut Ekrem olmuştum :) Hep ilk realist roman ilk realist roman der dururuz da, Araba Sevdasını okumuş muydum hatırlayamadım ve kitaplığıma antik türk klasikleri baskısını ekledim
ve eşimin aldığı bir kaç tarih kitabı ile bugünkü fuar turumuzu tamamladık..Ama heyecanı hala içimde :)

05 Eylül 2009

Cennet numuneleri

Bir hasta geldi, Sivas’ın bir dağ köyünden, Kızılırmak toprağın bağrından nerede kopuyorsa işte oradan..Bir ırmağın kundağı...Oksijenin, yeşilin, renk renk çiçeğin bol olduğu bir yerden.
Öyle bir anlattı ki, ben de soludum sanki o bol oksijenli havayı, sanki ruhum ferahladı bir solukla..
Beyninde tümör olan bir hastaydı, ayağında da aksaklık..Ama ruhu tüm bu sıkıntılarının muzdaripliğinden uzaktı…Köyün kendisine şifa olduğunu anlattı..
Telefonunun ekranından köyünde çektiği resimleri gösterdi, bir at ve yavrusu, biri beyaz, biri bakır rengi, peş peşe yeşillikler içinde koşuyorlardı..Demet demet çiçek resmi gösterdi, her gün çıkıp kırdan topladıklarından..
Her gün başka renkte demetler hazırlayıp evine getiriyordu..Ve söylediğine göre en az iki hafta canlı kalıyordu çiçekler..
O anlattı, ben de dedim; biz zehirleniyoruz bu büyük şehirlerde..
Hakikaten hava zehir gibi burada hocam dedi..
Ben de bir ah çektim derinden, acaba o ferah ortam, o tertemiz topraklar, ve o bol oksijenli havadan solumak ne zaman nasip olacak?.. Ömrümüzün bir kısmı geçebilecek mi öyle tecelli dolu mekanlarda..Öylesi Rabbin tecellilerine ayan, öylesi insanı Rabbe yaklaştıran…
Şu kalabalıktan ve zehirli dumanlı havadan bir gün kurtulacak mıyız ?..
Belki de yazımız bu şehirlerde yazılı, burada doğduk burada yaşayıp gideceğiz..
Ama insanın içini ferahlatan bir ümit var ki o da “cennet”..
Irmağın kaynağına kurulmuş köy, cennet nimetlerinin gölgelerinin gölgesi hükmünde olduğundan, “Cennet” diyorum.. Rabbim, bizleri cennetine kabul et !...
Amin
Amin
Amin…

foto: http://www.flickr.com/photos/moaan

29 Ağustos 2009

VESMEU/ dinle

Bir ayetin ilk kelimesi
Allahın hitabı
Eğer insan neyi dinlerse onu terennüm eder, onu yaşar
Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir


VESMEU/dinle

Ayetinden sonra gelen emir: “itaat et”
Ve sonraki “kendi iyiliğiniz olarak harcayın”..
İfadeler çok ince
Kendi iyiliğinize, kendiniz için, kendi menfaatinize harcama yapın


Yani bir fakiri doyurduğumuzda, birinin sırtını örttüğümüzde, birine yardım eli uzattığımızda, bir sadaka bir zekat verdiğimizde; aslında biz başkasına değil, kendimize yardım, kendimize iyilik yapıyoruz demektir..

Bu iyilik hem dünyaya hem ahirete bakar.

Bir yardım ile hem yardım edilen kişi memnun olur, hem o kişinin memnuniyetinden veren kişi memnun olur, hem de her ikisinin memnuniyetinden Allah razı olur..
Dünyada yapılan bir iyilik dünyada da güzellik olarak döner bulur bizi, ahirette de kat kat mükafatı verilir.

Ayette “Dinle ve itaat et” diyor…
Tüm gün neyi dinlersek ona itaat ediyoruz..
Bütün gün..

Nefsin cimriliği ve hırsı, insana kaybettiren iki özellik..
Ama kim ikisinden de kendisini korursa, Allahın verdiği maldan başkasına yardım ederse işte insanın kurtuluşa ermesi muhtemeldir.
Hem bu dünyada hem ahirette..

İşitmeye ve itaat etmeye gelince, bütün gün ne dinlerse fark etmeden ona itaat eder insan.
Bütün gün şarkı dinlendiğinde, zihin onunla dolu olur, belki fark etmeden ona itaat edilir...Örnek “Beni yak, kendini yak her şeyi yak” gibi “Batsın bu dünya” gibi olumsuz cümleler beyine girdikçe beyni olumsuzluğa kodlar ve mutsuzluğa sürükler insanı…
İnsan işittiği bu olumsuzluklara itaat etmeye başlar..
Bütün gün yerli yersiz haberler dinlenip durursa onları tekrar eder durur zihin , bütün gün bu haberlerin kimi zaman olumsuzluğu kimi zaman öfkesiyle oturup kalkar hale gelir ..

İmanını, kalbini tefekkürle besleyen ve Allahın varlığını birliğini tasdik eden hoş şeyleri okuyup hoş sözleri olan ezgileri, muhabbetleri dinleyen kimse ise ona itaat eder, nefsinin cimriliğinden ve hırsından korunur..

Hülasa:

Ne demiştik:
Eğer insan neyi dinlerse onu terennüm eder, onu yaşar
Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir

VESMEU/dinle ile başlayan ayetin ışığıyla, dinlediklerimize daha çok dikkat edebilsek ne güzel olur…

*Bir radyo sohbetinden ilhamla
Foto: mehmedakif

14 Ağustos 2009



Kirlenmiş hava, kanadı kırık martılar, gürültü ve patırtılar, isyanlar, aldanışlar, yaralar, vefasızlıklar, yalanlar, vurdumduymazlıklar gri-siyah bir renk olup uçuşuyorken gökyüzünde; birden bir şey oldu..
Sertlikler yumuşadı, havaya oksijen, gönle ferahlık, simaya tebessüm, etrafa mutluluk doldu..
Bir şey oldu..
Tertemiz, tüm kirlerden, kirli sözlerden, hastalıklardan, kötülüklerden uzak, ipek gibi bir ten, yumuk yumuk gözler, pamuk pamuk yanaklar, ince ve narin bir beden, ince ince parmaklar, parmak uçlarında henüz hiç bıçak görmemiş tırnaklar, incecik saçlar..
Masum, pamuk gibi, ışık gibi bir Yusuf doğdu..
Melekler doldu odaya o gelince..Onu korudular, onu seyredenlere de inşirah serptiler..
Bir gün oldu,
Yusuf doğdu...
Mucizelerin Yaratıcısı Yusuf”a “ol” dedi..Yusuf “oldu”..
Ve geldi emanetçilerin kollarında dünyaya..
Hoş geldi Yusuf, şeref verdi, mutluluk ve huzur verdi..

İlk doğum günü kutlu olsun…


Aşk-ı Beka Teyzesi….:)

04 Ağustos 2009

Tedavi sadece ilaçla değil....

video

Sometimes it takes more than medication....

03 Ağustos 2009

Elif Şafak/AŞK

“Kainatın da tıpkı bizim gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var. Seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim. Her bir insanı Yaradan’ın emaneti saklı bir cevher addedip, anlattıklarına kulak verdim.”..diyor Elif Şafak
Roman karakteri “Aziz”in kaleminden..

AŞK kitabı, Mevlana’nın Şems-i Tebrizi ile buluşmasından, değişimine, dönüşümüne ve sonrasına kadar pek çok şeyi eksen alarak, ilahi Aşk merkezli bir eksende, beşeri aşkı da es geçmeyerek dönüp duruyor semazen gibi..

2008 ile 1200’lü yıllar arasında zikzak çizerek gelip giden kelimeler, cümleler, kurgular bir bütün olarak düşünüldüğünde oldukça yerine oturmuş. Ancak, menkıbe dinlemeye alışkın bir kulak için çokça tekrardan oluşan, bilindik öyküleri bir kronolojik sırada sunan, ve Şems-i Tebrizi’nin adıyla yazılmış kuralları bir bir sıralayan cümleler gözlerinizin sayfadan sayfaya sıçramasına ve dikkat dağınıklığına neden olabiliyor.
Bir de Kırk Kural’ın “gerçek” bir kişiye atfedilmiş “kurgu” sözler olması hasebiyle Şems-i Tebrizi yerine romandaki kahraman Aziz Z. Zahara’ya atfedilmesi daha uygun olabilirdi.

Bunun dışında çok güzel cümleler kurulmuş kitapta, özlü sözler. Hatta bazen o kadar peş peşe geliyorlar ki, birini özümsemeden diğeriyle karşılaşıyorsunuz.
İlk 200 sayfada kitabı okurken sıkılmışken, sonraki 200 küsur sayfada Mevlana ile Şems arasındaki bağlantıyı bu kadar sade bir dille ve anlaşılır biçimde anlattığı için memnun kaldım. Mevlana’nın kabuğundan çıkmamış bir alimken tanıştığı Şems-i Tebrizi’nin kendisini nasıl değiştirip dönüştürdüğünü ve Mesnevi’nin nasıl “yazdırıldığı”nı gerçekten güzel bir üslupla anlatmıştı. Nasıl evrensel bir görüşe sahip olup tüm canlara kucak açacak bir hale geldiğini..

Lakin şuraya değinmeden geçemeyeceğim, post-modern bu romanın, 2008’de Amerikalı bir bayanın hayatından dem vuran bölümlerini yani Boston bölümlerini çıkardığımızda, geniş kitlelerin burun kıvıracağı bir “dini” esere dönüşebilecekken sadece sunumun değiştirilip böyle bir kurguya oturtulması ve böylesi bir tanıtımla şu anda 200 bini aşkın satması ilginç geliyor bana. İlginç ve bir o kadar sevindirici. Çünkü bugün, dini bir vecize duyduğunda yüzünü çeviren okuyucu kitleleri, yüzyıllardır dile ve gönle düşmüş hakikat nağmelerinden birkaç cümle olsun duymuş olacaklar. Gerçi yine de magazinperver toplumumuz bu kitaptaki onlarca hakikatli söz dururken, kitap hakkında ilk ve öncelikli olarak “Mevlana hemcinsine mi ilgi duyuyordu” gibi anlamsız, yersiz ve asla yakıştırılamayacak bir konuyu cımbızla çekip bu minvalde tartışmalar çıkarmaktan da geri durmuyordu. Sufi kaynaklı bir eserin totalinden edinilen sonuç bu muydu?..Bu kadar aşağı ve basit olabilir miydi?..Bu konuda Elif Şafak da kitapta önlemini almış aslında, Şems-i Tebrizi’nin dilinden “Babanla aramızdaki bağın derinliğini anlayamayanlara söyle, önce kendi zihinlerindeki kiri pası temizlesinler!” diye bir bölümde uzun bir açıklama koymuş..Ama demek ki bazıları kitabı sadece popüler diye, D&R’ın vitrininin yarısını kaplamış diye, ortamlarda herkes bu kitabı konuşuyor diye okuyor/okumuyor olmalı ki, rikkatlerini bu noktaya verememişler.

“Her kelam, her kulağa uymazmış”.. diyor yazar kitabında. Ne de güzel söylüyor. Bu kitaptaki her cümle de her kulağa uymamış olabilir, tabii benim de..

Ama şu bir gerçek ki, AŞK büyük kitlelere hitap edebilecek denli akıcı ve sade bir dille yazılmış, üzerinde emek harcanmış, Sufi öğretilerini değiştirmeden/yontmadan sunmuş ve uzun süre en çok okunanlar arasında kalmayı hak edecek bir kitap bana göre...

23 Temmuz 2009

Oh ve of arası bir plato

Hava sıcak,
Bazen hafif bir esinti..
Bazen terden ıslanan yüzüm..
Bazen soğuyan terime esen rüzgar..

Rüzgar, bir hastanenin polikliniğindeki doktor masasına attı beni..
Her gün yeni hastalarla ve eski hastaların kontrolleriyle ilgileniyorum..
Bazen üst üste bir çok hasta geliyor,Bazen durgun oluyor poliklinik..
Bazen gözlerimi kaldıramadan mırıl mırıl söylüyorum tahlil sonuçlarını,
Bazen gözlerimi hastanın gözlerinin taa içine uzatarak, sevinçle, ferah bir şekilde..
Kimi hasta bir "oh" çekerken, kimi de "off, of.." diyor..
"Oh.."lar ile "Off.."lar arasında bir yerde, bir elçi, bir hizmetkar, bir bekçi, bir hatırlatıcı niteliği görüyor doktor..
Şimdilerde rüzgar "Oh ve of arası bir plato" da esiyor benim için, ılık ılık...

..AŞK..


Aşkın bu dünyadan olmayan bir zamanda, bütün ruhların toplandığı mekanda, ruhun sözleştiği ve birbirini sevdiği tanışını bu dünyada hatırlaması olduğunu anlattı. "Ama" dedi biri "hesapta ruhun tanışını bu dünyada hiç bulamaması ona rastlayamaması var". diğeri "buldum zannedip de yanılmak var" diye ekledi. "Bulup da tanıyamamak var" dedi biri. "Ve ki bulup da onun tarafından hatırlanmamak var" diye tamamladı diğeri.."

dedi sevgili UÇURTMA! Nazan Bekiroğlu'nun Cam Irmağı Taş Gemi isimli kitabından alıntı yaptığımız yazıya..
teşekkürler UÇURTMA!

21 Haziran 2009

Leziz mi Leziz !

Bir boğa burcu olarak yemeğe çok düşkün olduğumu beni yakından tanıyanlar çok iyi bilirler.
Evlendikten sonra yemek yemek kadar, yapmayı da sever oldum. Yeniliklere de açık olan damak tadımıza göre bir şeyler deniyor, yeni lezzetler keşfetmeye çalışıyorum.
Rabbim lezzeti şükür için isteyenlerden eylesin. Amin !
İşte bu yeni keşifleri, bazen acemilikleri, bazen güzel tarifleri paylaşacağım bir alt blog açtım,


beklerim efendim :)

20 Haziran 2009

Vefa...

Eğer çekmeyi becerebilseydim, buraya dayanışmanın resmini koyacaktım..
Yılların ve vefanın resmini aynı zamanda..

Çokça vefasız hasta yakını, hasta evlatları görüyor olmamıza rağmen, arada öyle güzel vefa örneklerine şahit oluyoruz ki.
İşte onlardan biri.. Teyzecik ilerlemiş yaşında müzmin bir hastalığa tutulmuş..Eşi olan yaşlı amca, her hafta ve her gün eşini hastaneye getirip götürüyor.

Hastanenin ara sokağında usul usul peşpeşe yürüdüklerini görüyorum..
Sonra haftalık ilaç tedavisini almak için servise gelip iki lacivert koltukta bekleşiyorlar..Amca hep güleç..Usanmadan getirip götürüyor yaşlı eşini her gün.

Onların müsadesiyle resimlerini çekerken o müthiş dayanışma halini fotoğraflayamadım, birden toparlanıverdiler, amca başındaki şapkasını çıkardı, teyze doğruldu derken, yüzlerindeki tebessümü bile yakalayamadım ama yine de bu güzel çiftin fotoğrafını koymak istedim buraya..

"Siz hep böyle gülün, olur mu?.." dedim..

Amca her zamanki güler yüzlü haliyle, "olur" dedi..
Teyze de eşine sokulup "Ne diyor, ne diyor?" dedi..

"Hep böyle gülün diyor" dedi eşi..

Ondan beri, teyze ne zaman görse beni, gülüyor ;)


Allah şifa versin !...

Allah bize de vefalı eşler olmak nasip etsin..

17 Haziran 2009

Tevafuk


HBW!
Originally uploaded by ash2276
Bugün, yeni başladığım Ayşe Kulin'in 'Umut' kitabının ilk sayfalarını okudum.
Bosna'dan sürülen aileler anlatılıyordu..Bir kültür, bir hayat, bir vatan parçası, binlerce insanın anısı, acısı, tatlısı karşı cephenin, düşmanın eline geçiyordu..Ne hazin !..
Tevafuk ki, radyoda da her gün iş çıkışı denk gelerek en azından bir parçasını dinlediğim ''Görünmezler'' programında da Yugoslav göçmeni doksanlarında bir teyze konuşuyordu..
Göçmenleri nedendir bilmem çok severim, belki bu yüzden bu program da beni etkiledi.

Dinlememiş olanlar için BURÇ FM (Ankara 90.0, İstanbul 88.88) GÖRÜNMEZLER programını şiddetle tavsiye ederim

http://gorunmezler.net/index.php

Bu adresten daha önce yayınlanmış bölümlere ulaşabilirsiniz...
Daldan dala uçuyorum ama, ''tevafuk'' kelimesi üzerinde de biraz durmak istiyorum.

Ne mutlu ki küçük yaşlarda hayatta hiçbir şeyin 'tesadüf' olmadığı,
her şeyin ilahi takdir doğrultusunda bir manası olduğunu anlatmışlardı bana..
Bir manası:
'''Tevafuk, Allah tarafından bir şeyin diğer bir şeye denk ve uygun görülmesi halidir. Tesadüf tam olarak bu kelimenin anlamını karşılamaz. Tesadüfte bir rastgelelik vardır.
Tevafuk'ta ise bilinçli denk getirme durumu hakimdir. '''

Bir mana da şuradan okunabilir

Bu yüzden yıllardır 'tesadüf' demeye dilim varmaz. Bunun yerine 'tevafuk' kelimesini kullanırım.

ve her 'tevafuk' deyiş 'Yaratıcı'yı hatırlatır insana..
Yani muntazam bir denge, muhafaza ve takdiri hatırlatır..


Siz de tesadüfleri hayatınızdan çıkarıp, tevafuklarla devam etmek istemez misiniz??